KURUMSAL
“Türkiye’de Liberalizm Olmaz” Mı?
Türk halkının özgürlükçü değerlere yakınlığı veya uzaklığı meselesi, pek çok kişi tarafından dile getirilen ve genellikle kötümser yaklaşılan bir mevzudur. Özellikle de özgürlükçü değerler uğruna az çok bir mücadele vermiş olan çoğu kişiden “Bizim milletimiz liberal olmaz” gibi sözler duyulur. Hatta ironik ve saçma bir şekilde, liberal siyaset ve particilik yaptığı iddiasında bulunan kişiler bile bu uğraşlarıyla çelişkili biçimde kötümser sözler savurup dururlar. Peki durum gerçekten de böyle mi? “Türkiye’de liberalizm olmaz” mı?
Hangi Liberalizm?
Öncelikle liberalizm veya özgürlükçülük derken neyi kastettiğimizi tarif etmek gerekir. Zira bu kavramlarla kendilerini tanımlayan insanların çok farklı düşünceler ve pratikler içerisinde olduğunu görmemiz mümkündür. Aynı zamanda işin siyasi boyutundan bakacak olursak, yurt dışındaki farklı ülkelerde bulunan hiçbir liberal parti birbirleriyle tamamen aynı şeyi savunmaz. Yani birilerinin kasıla kasıla söylediği “Kanada’daki liberal ne istiyorsa, Japonya’daki liberal ne istiyorsa biz de onu istiyoruz” sözü mantıklı değildir. Çünkü Kanada’daki liberal ile Japonya’daki liberal kesinlikle aynı şeyi istemiyorlar. Bu noktadan baktığımızda, Türkiye’deki liberalin de başka bir ülke liberaliyle birebir aynı şeyleri istemesi mümkün değildir. Her ülkenin ve kültürün kendi yapıları vardır; ideolojiler ise bu yapılara göre eğilip bükülerek gerçekçi çözümler ortaya çıkarılır.
Benim bu yazıda liberal veya özgürlükçü olarak kastettiğim fikirler; en basit halleriyle hukukun üstünlüğü, demokrasi, insan hakları, düşünce hürriyeti, serbest ticaret ve güçlü mülkiyet hakları gibi temel özgürlükçü görüşlerdir. Bu kavramları eşit bağlılıkla savunan, hürriyetleri bir bütün halinde gören sıradan bir özgürlükçüye göre yazıyorum.
Nerelerde oldu?
Liberal demokrasiler dediğimizde aklımıza ilk gelen devletler genellikle Batılı ülkelerdir. Bu Batılı ülkelerin en başında da Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık ve Almanya gibi ülkeler gelir. Gerçekten de liberalizmin kaleleri olan bu ülkelerde liberalizm ne koşullarda oluşmuştur, buna bir bakmak gerekir.
Eski bir koloni imparatorluğu ve şimdinin ada devleti olan Birleşik Krallık, liberal düşüncenin dünyaya yayıldığı yerdir. Adam Smith, John Locke gibi büyük filozoflar bu ülkeden çıkmıştır. O dönemlerde geçimini büyük oranda denizcilik ve ticaret üzerinden sağlayan bu ülkede, liberal değerlerin hem sosyal hem de ekonomik anlamda gelişmesi ve ilerlemesi kesinlikle kaçınılmazdı. Bir diğer örnek olan Amerika Birleşik Devletleri’ne geldiğimizde ise daha farklı bir yapı görmekteyiz. Bağımsızlığından önce İngiliz kolonilerinden meydana gelen bölgede, yüksek vergilere karşı başlayan isyanlar bu ülkenin bağımsızlığa giden yolunu oluşturmuştu. Fakat bu bağımsızlık ateşi bir anda yanmamış, uzunca süre biriken entelektüel birikimler ve materyal şartların sonunda gerçekleşmiştir. Özellikle John Locke’un fikirlerinden beslenen Birleşik Devletler’in kurucu babaları, bu birikimin etkisini ilk metinlerinde de göstermişlerdir. Bağımsızlık Bildirisi, Amerikan Anayasası ve Amerikan Haklar Bildirisi’nde liberal değerleri öncelemişlerdir. Bu noktadan baktığımızda elbette Amerikan ulusunun bugünkü gücüne ulaşmasında liberalizmin katkılarının büyüklüğünden söz etmek mümkündür. Peki Amerikan ulusu, bağımsızlığından bugüne kadar hep liberal bir ulus muydu? Her zaman bu konularda bilinçli miydi? Veya Amerikalılar zekâ ve farkındalık bakımından, Türklerden çok daha üstün bir ulus mudur?
Daha Bağımsızlık Savaşı’na baktığımızda bu savaşın topyekûn şekilde verilmediğini görürüz. Zaten hiçbir bağımsızlık savaşında bir halkın topyekûn halde savaştığı görülmemiştir. Yine de daha iyi anlaşılması için oran verecek olursam; Amerikan Bağımsızlık Savaşı’na katılan erkeklerin oranının %25 olduğu tahmin ediliyor. Bu oranın; daha yeni I. Dünya Savaşı’ndan çıkmış ve feci yorgunluk içerisinde olan Türk milletinin gerçekleştirdiği Kurtuluş Savaşı’nda ise erkeklerin %45’i civarında olduğu yönünde tahminler var. Yani Amerikan halkı, daha bağımsızlıkları için bile savaşacak bilinçte değildi. Buradan Amerikan halkının, Türkiye’de liberallerin düşündüğü gibi “liberal değerleri benimsemiş, liberalizm aşkıyla yanan, sabah akşam liberal filozofları okuyan” bir halk olmadığını anlamak mümkün olsa gerek.
Pekâlâ liberal değerler bu ülkeye nasıl yerleşti, bir de bunu düşünmek gerek. Elbette Amerika Birleşik Devletleri’nin kurucu babaları sayesinde. Kendi ülkelerinin şartlarına uygun olarak kurdukları sistem sayesinde demokrasi ve serbest ticaret bir kültür haline geldi ve halkı da şekillendirdi. Bugün Amerikan ulusunun hemen hemen hiçbir ferdi kendisini “liberteryen” olarak tanımlamasa bile —liberal olarak tanımlayanlar da bugün bahsettiğimiz liberalizmden söz etmiyorlar— bu felsefenin içerisinde yaşarlar. Buradan anlayacağımız şey; özgürlükçülük denildiğinde akla ilk gelen ülkenin bile insanlarının özgürlükçü olmadığı, yalnızca bu şartlarda yaşadıklarıdır. Peki şu durumda Türk milletinden bir liberallik beklemek ne kadar mantıklıdır? Önümüze gelen her fırsatta milletimizin fertlerini eleştirmeyi, onlar üzerinden ego tatmini yapmayı ve her gün ağlayarak günlüğümüze yazmayı bırakma vakti gelmedi mi? Hangi millet tutsak olmayı ister? Hangi millet özgürlüğünden uzak yaşamayı ister? Hele ki özgürlüğü için nice fedakarlıklar yapmış bir milletten söz ediyorsak... Demek ki sorun Türk milletinde değil, onlara anlatılan “özgürlükçülüğün” biçiminde.
Üslup, Üslup, Üslup!
Türkiye’de “Biz yıllarca liberalizm anlattık, Türk milleti anlamadı” diye geçinenlere dönüp bir bakmak gerekir. Ne şekilde anlatmışlar liberalizmi, bir incelemek gerekir. Gerçekten çözüm mü anlatılmıştır, yoksa yalnızca ortaya çıkıp iki üç radikal söz edilip sonra da “Bu millet anlamıyor” mu denilmiştir?
Bir kere siyaset yapmanın birden çok yolu vardır. Bu bir düşünce kuruluşu yoluyla da olabilir, aktivist bir mecra ile de olabilir, siyasi bir parti kurarak da olabilir. Seçilen yol neticesinde kullanılacak yöntem de değişir. Bir "en iyi yol" ya da yöntem yoktur fakat bilinmesi gereken net bir şey vardır: O da siyasi parti yoluyla siyaset yapmanın, en çok disiplin gerektiren ve en sert şartlara sahip olan yol olmasıdır. Siyasi parti yoluyla siyaset yapan birisinin ana amacı “halkı bilinçlendirmek, radikal sözler etmek, ideoloji anlatmak” değildir. Çünkü bunları yapacak olanlar düşünce kuruluşları ve aktivist platformlardır. Siyasi parti temsilcilerinin görevleri; temsil ettikleri görüşler doğrultusunda çözüm yolları önermek ve politikalar hazırlayarak bunları halka anlatmaktır. Yıllarca halka doğru düzgün çözümler sunamamış, sadece ideoloji anlatmış, ideolojiyi anlatırken de radikal zırvalardan ileri gidememiş hiç kimse Türk halkını liberal olmamakla suçlayamaz!
Bir Türk, bir Amerikalıdan daha cahil değil. Azıcık dünyayı bilen herkes bunun net bir şekilde farkındadır. Bir Türk özgürlüğüne bir Amerikalıdan daha az aşık da değil. Amerika’da bizim "liberal" dediğimiz fikirleri temsil eden parti de bir yerlere gelemiyor. Bugün Türkiye’de liberal değerler tutmadığı için Türk milletini suçlayanlar, eğer Amerika’da bu siyaseti deneselerdi de aynı kaderi yaşayacaklardı. Çünkü sorun seçmende değil, bu milleti suçlayanların kalın kafaları ve boşluktan gelen egolarındaydı.
Çözüm Nedir?
Türkiye’nin daha özgürlükçü bir ülke olması için çabalamak isteyenlere de çözüm basittir. Önce bir şeyler bilmekten gelen egoyu ve küstahlığı bir kenara bırakmak ve sorunlarını çözmek istediğimiz insanlarla yüz yüze gelmek icap eder. Onları dinlemek, sorunlarına çözümler bulmak gerekir.
2026’nın sorunlarına karşı, 1700’lerde doğmuş ideolojinin teorisini anlatarak bir yere gelemedik. Öyleyse bu ideolojiyi zihnimizin merkezine koyup, bununla örtüşen çözümler bulacağız. Önce bölgesel sonra da küresel sorunlara çözümler üreteceğiz. Asıl beyin jimnastiği de budur zaten. Felsefe ezberleyip papağan gibi ötmekle siyasetçi olunsaydı herkes yapardı yoksa. Ayrıca kurumsallaşma ve profesyonelleşme zorunluluktur. İçerisinde bulunduğumuz oluşumun mahiyetine göre hareket etmeli ve beceriler kazanmalıyız. Yukarıda da bahsettiğim yollardan “düşünce kuruluşu ve aktivist örgüt” yolları şu anda en mantıklı yollardır. “Particilik” ise ancak bu iki temel düzgün şekilde kurulduktan sonra yapılabilir.
Yazımı Mehmet Demirkol’un sevdiğim bir sözüyle bitirmek istiyorum: “Bu ülke değişir, istersen değişir. Üç tane kafayı takmış adama bakar.”