KURUMSAL
Ormanların Özelleştirilmesi Çevreyi Tehdit mi Eder?
Kamil Sarı
Giriş
Ormansızlaşma, biyoçeşitlilik kaybı ve iklim değişikliği tartışmalarının merkezinde neredeyse her zaman aynı reçete karşımıza çıkar: daha fazla devlet kontrolü, daha sıkı düzenleme ve daha geniş kamu mülkiyeti. Çevre sorunlarının temel nedeninin piyasa olduğu, dolayısıyla çözümün de devletin daha fazla müdahalesinden geçtiği yönündeki anlayış, uzun yıllardır çevre politikalarına hâkim olan yaklaşımlardan biridir. Bu çerçevede ormanlar, yalnızca kamu otoritesinin koruyabileceği doğal varlıklar olarak değerlendirilir; özel mülkiyet ise çoğu zaman çevresel risklerin kaynağı olarak görülür.
Ormanların özelleştirilmesi fikri ise pek çok kişide reflektif bir kaygı uyandırır. Sanki özel mülkiyet, ormanı yalnızca kâr uğruna tüketilecek ticari bir kaynağa indirger; şirketler daha fazla gelir elde etmek için ağaçları hızla kesecek, doğal yaşam alanları yok olacak ve toplum geri döndürülemez çevresel kayıplarla karşı karşıya kalacaktır. Bu nedenle "ormanların özelleştirilmesi" ifadesi, çoğu zaman çevrenin korunması ile ekonomik özgürlük arasında zorunlu bir çatışma varmış gibi algılanmasına yol açar.
Serbest piyasa çevreciliği tam da bu noktada farklı bir bakış açısı sunar. Bu yaklaşım, çevre sorunlarının önemli bir bölümünün piyasanın varlığından değil; belirsiz mülkiyet haklarından, yanlış teşviklerden ve sorumluluğun dağılmış olmasından kaynaklandığını savunur. Dolayısıyla ormanların özelleştirilmesi meselesi, "kamu mu, özel sektör mü?" ikileminden çok daha derin bir kurumsal teşvik tartışmasıdır.
"Ortak Malın Trajedisi" ve Ormanlar
Ekolog Garrett Hardin'in 1968 yılında “Ortak Malların Trajedisi” olarak kaleme aldığı kavrama göre, herkesin erişimine açık ancak kimsenin mülkiyetinde ya da doğrudan sorumluluğunda olmayan kaynaklar zamanla aşırı kullanıma ve tükenmeye eğilimlidir. Bunun nedeni, kaynağı kullanmanın faydasının bireye ait olması, ortaya çıkan maliyetin ise tüm topluma yayılmasıdır.
Ortak kullanılan bir otlakta her çoban sürüsüne birkaç hayvan daha eklediğinde elde ettiği ek gelir yalnızca kendisine aittir. Ancak aşırı otlatma nedeniyle otlağın verimsizleşmesinin maliyeti bütün kullanıcılar tarafından paylaşılır. Her birey kendi açısından rasyonel davrandığında, sonuç herkes için irrasyonel olur ve ortak kaynak giderek tükenir.
Aynı teşvik yapısı ormanlar için de geçerlidir. Devlet mülkiyetindeki ya da mülkiyet haklarının belirsiz olduğu geniş orman alanlarında bireylerin ormanı koruma motivasyonu oldukça zayıftır. Yangın, kaçak kesim veya aşırı kullanım sonucu ortaya çıkan zarar milyonlarca kişiye yayıldığından, hiçbir birey bu maliyetin tamamını üstlenmez. Benzer şekilde kamu görevlileri de çoğu zaman kısa vadeli siyasi öncelikler altında çalışır; görev süreleri sınırlıdır ve ormanın onlarca yıl sonraki değerinden doğrudan sorumlu tutulmazlar.
Nitekim dünya genelindeki ormansızlaşma verileri de bu teşvik sorununa işaret etmektedir. Amazon Havzası'nın bazı bölgelerinde, Endonezya'da ve Orta Afrika'da yaşanan yoğun ormansızlaşmanın önemli bir bölümü, devlete ait veya mülkiyet haklarının belirsiz olduğu alanlarda gerçekleşmektedir. Yerel halkın ya da uzun dönemli kullanıcıların güvence altına alınmış mülkiyet veya kullanım haklarına sahip olmadığı bu bölgelerde, "başkası kesmeden önce ben keseyim" mantığı hakim olmakta ve kaynak hızla tüketilmektedir. Serbest piyasa çevreciliği bu durumu bir piyasa başarısızlığı olarak değil, mülkiyet hakları başarısızlığı olarak değerlendirir. Sorun piyasanın varlığı değil, açık ve uygulanabilir mülkiyet haklarının bulunmamasıdır.
Özel mülkiyet ise bu teşvik yapısını önemli ölçüde değiştirir. Ormanın gelecekteki ekonomik değeri doğrudan sahibinin servetine bağlandığında, ormanın tamamen yok edilmesi yalnızca bugünkü odun gelirini değil, gelecekte elde edilebilecek kereste üretimini, arazi değerini, karbon kredisi gelirlerini, ekoturizm potansiyelini ve diğer ekonomik fırsatları da ortadan kaldırır. Bu nedenle uzun vadeyi düşünen rasyonel bir mülk sahibi, kısa vadeli kazanç uğruna tüm kaynağı tüketmek yerine, sürdürülebilir ormancılık uygulamalarını tercih etmek için güçlü ekonomik teşviklere sahip olur.
Ormanlar Neden Kamusal Varlık Olarak Görülür?
Ormanların kamusal varlık olarak görülmesinin temelinde iki ana düşünce yer almaktadır. Birincisi, ormanların yalnızca odun, reçine veya diğer ormancılık ürünlerini üretmediği; aynı zamanda karbon depolama, su döngüsünü düzenleme, erozyonu önleme, hava kalitesini iyileştirme ve biyolojik çeşitliliği koruma gibi toplumun tamamına yayılan önemli ekosistem hizmetleri sunduğudur. Bu faydaların büyük bölümü piyasa fiyatlarına doğrudan yansımadığı ve bunlardan yalnızca mülk sahibi değil tüm toplum yararlandığı için, çevre ekonomisinde bunlar "pozitif dışsallık" olarak değerlendirilir. Bu nedenle geleneksel yaklaşım, özel mülk sahibinin karar alırken bu toplumsal faydaları yeterince dikkate almayacağını ve ormanların korunması için devletin müdahalesinin gerekli olduğunu savunur.
İkinci düşünce ise özel mülk sahibinin kısa vadeli kâr motivasyonunun uzun vadeli çevresel değerlerle çatışacağı varsayımıdır. Bu görüşe göre, eğer bir orman birkaç yıl içinde tamamen kesilerek yüksek gelir elde edilebiliyorsa, mülk sahibi gelecekte elde edeceği daha düşük fakat sürdürülebilir getiriler yerine bugünkü kazancı tercih edebilir. Bu durumun, ormanların aşırı kullanımına, doğal yaşam alanlarının tahribine ve gelecek nesillerin faydalanabileceği kaynakların azalmasına yol açabileceği ileri sürülmektedir. Dolayısıyla birçok ülkede ormanların kamu mülkiyetinde tutulması veya sıkı devlet denetimine tabi olması, bu riskleri azaltmanın bir yolu olarak görülmektedir.
Bu kaygılar tamamen temelsiz değildir. Gerçekten de bazı ülkelerde zayıf hukuk sistemi, yolsuzluk, siyasal ayrıcalıklar ve mülkiyet güvencesinin eksikliği nedeniyle özel şirketler veya ruhsat sahipleri ormanları aşırı biçimde tahrip etmiş, kısa vadeli ekonomik kazanç uğruna geri döndürülmesi güç çevresel zararlar ortaya çıkmıştır. Ancak burada kritik nokta, bu örneklerin büyük çoğunluğunda mülkiyet haklarının tam olarak tanımlanmamış ve etkin biçimde korunmamış olmasıdır. Geçici ruhsatlarla işletilen, siyasi bağlantılar yoluyla tahsis edilen ya da fiilen denetlenmeyen alanlar, iktisadi anlamda gerçek özel mülkiyet olarak değerlendirilemez. Bu tür sistemlerde yatırımcı, kaynağın uzun vadeli değerini korumak yerine kısa sürede mümkün olan en yüksek getiriyi elde etmeye yönelir.
Serbest piyasa çevreciliği ise geleneksel mantığın tam aksine vurgu yapar. Hukuki güvenceye sahip, açık biçimde tanımlanmış, devredilebilir ve aynı zamanda sorumluluk yükleyen mülkiyet haklarının çevrenin korunması için güçlü teşvikler oluşturur. Çünkü uzun vadeli değeri kendisine ait olan bir ormanın sahibi, mülkünün gelecekte de gelir üretmeye devam etmesini ister; bu nedenle aşırı tahribat yerine sürdürülebilir ormancılık uygulamalarına yatırım yapması ekonomik açıdan daha rasyonel hale gelir. Dolayısıyla serbest piyasa çevreciliği, siyasi ayrıcalıklarla verilen geçici sömürü izinlerini değil; mülkiyet hakkı ile sorumluluğun birlikte işlediği kurumsal yapıları savunmaktadır.
Devlet Ormanları Gerçekten Daha İyi Korunuyor mu?
Ormanların devlet mülkiyetinde olması, onların otomatik olarak iyi yönetildiği anlamına gelmez. Dünya genelinde en büyük ormansızlaşma örnekleri kamu arazilerinde gerçekleşmiştir.
Sovyetler Birliği döneminde milyonlarca hektarlık orman alanı, merkezi planlama hedefleri doğrultusunda yoğun biçimde kullanılmıştır. Bürokratların performansı, ormanların uzun vadeli ekolojik sağlığına göre değil; belirlenen üretim kotalarını yerine getirme başarısına göre değerlendiriliyordu. Bu nedenle sürdürülebilir ormancılık uygulamalarından çok, kısa vadeli üretim hedefleri ön plana çıktı. Benzer şekilde birçok gelişmekte olan ülkede devlet ormanları fiilen "sahipsiz" alanlara dönüşmüş; kaçak kesim, yasa dışı madencilik, siyasi patronaj ve yolsuzluk nedeniyle ciddi tahribata uğramıştır. Kağıt üzerinde kamuya ait olan bu alanların, uygulamada yeterli denetim ve hesap verebilirlik mekanizmalarından yoksun kaldığı görülmektedir.
Bunun temel nedenlerinden biri, kamu mülkiyetinin doğasında bulunan "sorumluluk dağılması" problemidir. Bir özel şirket sahip olduğu ormanı kötü yönettiğinde, ortaya çıkan değer kaybı doğrudan şirketin bilançosuna ve gelecekteki gelirlerine yansır. Dolayısıyla işletme, doğal sermayesini korumak için güçlü ekonomik teşviklere sahiptir. Kamu ormanlarında ise kötü yönetimin maliyeti tek bir aktör tarafından üstlenilmez; zarar vergi mükelleflerine, yerel topluluklara ve gelecek kuşaklara yayılır. Karar vericiler bu maliyetleri doğrudan üstlenmedikleri için, yanlış yönetim çoğu zaman yeterince hesap sorulmayan bir sorun haline gelir.
Özel Mülkiyetin Teşvik Yapısı
Geleneksel çevreci yaklaşımın aksine, bir ormanın özel bir sahibi olduğunda bu kişinin karşısına iki temel seçenek çıkar: Ormanı tek seferlik bir hasatla tüketmek ya da onu uzun yıllar boyunca sürekli gelir sağlayan bir varlık olarak yönetmek. Rasyonel ekonomik teşvikler dikkate alındığında, ikinci seçenek çoğu durumda hem daha karlı hem de daha sürdürülebilir bir tercih haline gelir. Bunun nedeni, özel mülkiyetin sahibini yalnızca bugünkü kazancı değil, gelecekte elde edeceği gelirleri de hesaba katmaya zorlamasıdır.
İyi yönetilen bir orman yalnızca belirli dönemlerde yapılan kereste hasadından gelir sağlamaz. Aynı zamanda avcılık hakları, eko-turizm faaliyetleri, karbon kredisi satışları, rekreasyon amaçlı kullanım ve estetik değeri sayesinde birbirini tamamlayan çok sayıda gelir kaynağı oluşturur. Karbon piyasalarının büyümesi ve doğa turizmine olan talebin artmasıyla birlikte bu alternatif gelir kaynaklarının ekonomik önemi de giderek yükselmektedir. Bu nedenle, ormanın uzun yıllar boyunca sağladığı toplam gelir, çoğu durumda tek seferlik yoğun bir kesimden elde edilecek kazançtan daha yüksek olmaktadır. Böylece ormanı korumak ve verimli biçimde işletmek, çevresel bir fedakarlık değil, doğrudan ekonomik bir yatırım haline gelir.
Ayrıca özel mülkiyet aynı zamanda gelecekteki satış değerini de bugünkü kararların bir parçası haline getirir. Bir orman sahibi mülkünü ileride satmayı planlıyorsa, iyi korunmuş, biyolojik çeşitliliğini büyük ölçüde muhafaza etmiş ve sürdürülebilir şekilde işletilmiş bir ormanın piyasa değerinin, aşırı kesim yapılmış ve verimsizleşmiş bir araziden çok daha yüksek olacağını bilir. Dolayısıyla bugün alınan yönetim kararları yalnızca mevcut gelirleri değil, gelecekte elde edilecek satış gelirini de etkiler. Bu durum, "geleceği içselleştirme" olarak ifade edilen güçlü bir teşvik mekanizması oluşturur ve kaynakların kısa vadeli kazanç uğruna tüketilmesini engeller.
Piyasa Mekanizmalarının Rolü
Özelleştirmenin çevre lehine işlemesi, yalnızca mülkiyetin devredilmesiyle sınırlı değildir; bu süreci tamamlayan ve özel mülkiyet sahiplerini doğal kaynakları korumaya teşvik eden çeşitli piyasa mekanizmaları da devreye girer. Bu mekanizmalar, çevresel değerlerin ekonomik karar alma süreçlerine dahil edilmesini sağlayarak, doğayı korumayı yalnızca bir yükümlülük olmaktan çıkarıp aynı zamanda ekonomik açıdan rasyonel bir tercih haline getirir.
Bu araçlardan biri olan koruma kolaylıkları (conservation easements), toprak sahiplerinin arazilerini geliştirme veya farklı amaçlarla kullanma haklarının bir kısmından gönüllü olarak feragat etmeleri karşılığında vergi avantajları veya çeşitli ekonomik teşvikler elde etmelerini sağlar. Böylece özel mülkiyet hakkı tamamen ortadan kaldırılmadan, arazinin uzun vadeli korunması amacıyla uyumlu bir sözleşmesel yapı oluşturulur. Bu yaklaşım, mülkiyet sahibinin ekonomik çıkarları ile çevresel koruma hedeflerinin aynı doğrultuda ilerleyebileceğini gösterir.
Benzer şekilde karbon kredisi piyasaları, ormanların yalnızca kereste kaynağı olarak değil, aynı zamanda karbon tutan ve iklim değişikliğiyle mücadeleye katkı sağlayan ekonomik varlıklar olarak değerlendirilmesini mümkün kılar. Bir ormanın karbon depolama kapasitesinin finansal bir değere dönüşmesi, orman sahiplerine ağaçları kesmek yerine onları korumaları için doğrudan bir gelir fırsatı sunar. Böylece çevresel koruma, ekonomik kayıp olarak değil, sürdürülebilir bir yatırım biçimi olarak görülebilir.
Ekoturizm hakları da doğal alanların korunmasını teşvik eden bir başka piyasa aracıdır. Doğal güzelliklere, biyolojik çeşitliliğe ve ekolojik deneyimlere yönelik talebin ekonomik bir değere dönüşmesi, ormanların yalnızca tüketilerek değil, korunarak da gelir sağlayabileceğini ortaya koyar. Bir ormanın ayakta kalması, uzun vadede turizm, rekreasyon ve diğer hizmetler aracılığıyla daha yüksek bir ekonomik değer yaratabilir.
Bu mekanizmaların ortak noktası, çevresel korumanın merkezi bir otoritenin zorlayıcı emirleriyle değil, gönüllü mübadele, mülkiyet hakları ve fiyat sinyalleri aracılığıyla teşvik edilmesidir. Piyasa mekanizmaları, çevreyi ekonomik hesaplamaların dışında bırakmak yerine doğal kaynakların gerçek değerini görünür hale getirerek, bireylerin ve işletmelerin koruma yönünde daha güçlü teşviklere sahip olmasını sağlar.
Dünyadan Örnekler
Bir görüşün teorik argümanlarını değerlendirmenin en sağlıklı yollarından biri, bu argümanların pratikte nasıl sonuçlar ürettiğini incelemektir. Bir fikrin gerçek hayattaki uygulamaları, onun dayandığı ilkelerin ne ölçüde başarılı olduğunu ortaya koyar. Orman arazilerinin özel mülkiyet altında daha etkin korunduğunu gösteren somut örnekler de, mülkiyet haklarının çevrenin korunmasına katkı sağlayabileceği yönündeki yaklaşımın güçlü dayanaklara sahip olduğunu göstermektedir;
İsveç ve Finlandiya: Avrupa'nın en yoğun ormanlık iki ülkesi olan İsveç ve Finlandiya'da orman arazilerinin büyük bir kısmı özel mülkiyettedir. İsveç'te bu oran yaklaşık yüzde 70'in üzerindedir, çoğu da küçük aile işletmeleri şeklindedir. Bu iki ülke, dünyanın en yüksek orman örtüsü artış oranlarına sahiptir; onlarca yıldır kesilen ağaç sayısından daha fazlası dikilmektedir. Nesiller boyu aynı aileye ait kalan orman arazileri, sahiplerinin torunlarına bırakacakları bir varlık olarak görülür.
Amerika Birleşik Devletleri: ABD'de özel orman sahipliği, özellikle güneydoğu eyaletlerinde, kereste endüstrisinin çekirdeğini oluşturur. Bu bölgede 20. yüzyıl başında büyük ölçüde tükenmiş olan orman örtüsü, özel ağaçlandırma programları ve uzun vadeli plantasyon yönetimi sayesinde ciddi biçimde geri kazanılmıştır. ABD Orman Servisi verileri, özel mülkiyetteki orman alanlarının net ağaç stokunun onlarca yıldır istikrarlı biçimde arttığını göstermektedir.
Yeni Zelanda: 1990'larda devlet ormanlarının büyük bölümünün özelleştirilmesi, kereste endüstrisinde verimlilik artışıyla birlikte, plantasyon ormanlarının genişlemesine yol açmıştır; bu da doğal orman alanları üzerindeki baskıyı bir dereceye kadar azaltmıştır.
Namibya'daki vahşi yaşam: Namibya'nın "communal conservancies" (topluluk koruma alanları) modeli, yerel toplulukların yaban hayatı üzerinde yasal, devredilebilir haklara sahip olduğunda koruma performansının nasıl arttığını gösteren çarpıcı bir örnektir. Fil ve gergedan popülasyonları, yerel halklara av turizmi ve eko-turizmden pay verilmeye başladıktan sonra belirgin biçimde artmıştır. Bu model, kaynak üzerinde güvence altına alınmış haklar tanındığında, insanların o kaynağı koruma konusunda güçlü bir teşvike sahip olduğunu göstermektedir.
Sonuç
Ormanların özelleştirilmesi tartışması, yalnızca mülkiyetin kime ait olduğu sorusuyla sınırlı değildir; asıl mesele, hangi kurumsal yapının insanları doğal kaynakları uzun vadeli korumaya daha fazla teşvik ettiğidir. Kamu mülkiyetinin çevreyi otomatik olarak koruyacağı varsayımı, pratikte karşılığını hiçbir zaman bulmamıştır. Sorumluluğun dağılması, siyasi önceliklerin değişmesi ve hesap verebilirlik eksikliği, devlet mülkiyetindeki ormanlarda da ciddi çevresel sorunlara yol açmaktadır.
Serbest piyasa çevreciliği ise çevre sorunlarının temelinde çoğu zaman piyasanın değil; belirsiz mülkiyet haklarının, yanlış teşviklerin ve doğal kaynakların gerçek ekonomik değerinin görünmez kalmasının bulunduğunu savunur. Açık biçimde tanımlanmış ve hukuken korunan özel mülkiyet, orman sahibini yalnızca bugünkü gelirleri değil, gelecekteki ekonomik değerleri de dikkate almaya yönlendirir. Çünkü korunan ve sürdürülebilir biçimde yönetilen bir orman; kereste üretiminin yanı sıra karbon kredileri, ekoturizm, rekreasyon ve biyolojik çeşitlilik gibi farklı alanlarda sürekli değer yaratabilir.
Sonuç olarak, çevreyi korumanın yolu yalnızca daha fazla devlet kontrolünden geçmez. Doğal kaynakların korunması için en önemli unsurlardan biri, kaynak üzerinde kimin sorumlu olduğunu açık biçimde belirleyen ve bu kişiye koruma yönünde ekonomik teşvik sağlayan kurumsal yapılardır. Özel mülkiyet, piyasa fiyatları ve gönüllü koruma mekanizmaları doğru hukuki çerçeveyle birleştiğinde, ekonomik özgürlük ile çevresel sürdürülebilirliğin birbirine zıt hedefler olmadığını; aksine birbirini destekleyebileceğini göstermektedir.