KURUMSAL
Ödediğimiz Bedel: Geleneksel Çevre Politikalarının Sonuçları
Kamil Sarı
Çevre politikası tartışmalarının neredeyse tamamı örtük bir varsayımla başlar: Çevreyi korumak istiyorsak devlet harekete geçmeli, kurallar koymalı, yasaklar getirmeli ve ekonomik faaliyetleri daha sıkı biçimde denetlemelidir. Bu yaklaşımın temelinde oldukça anlaşılır bir düşünce vardır. Doğal kaynaklar sınırlıdır, bazı çevresel zararların maliyeti toplumun tamamına yayılır ve bireysel çıkarların her zaman ortak çevresel çıkarlarla örtüşmediği görülür. Dolayısıyla çevreyi korumak için kamusal otoritenin devreye girmesi gerektiği düşünülür. Ancak bu varsayım o kadar yaygındır ki sorgulanmaya bile ihtiyaç duyulmaz.
Ancak burada kritik bir soru ortaya çıkar: Çevreyi korumak amacıyla oluşturulan politikalar gerçekten çevreyi koruyor mu yoksa yeni ve çoğu zaman görünmeyen maliyetler mi yaratıyor?
Bu soruya yalnızca politikanın niyetine bakarak cevap vermek mümkün değildir. Bir çevre politikasını değerlendirirken onun hangi teşvikleri yarattığına, bireyleri ve işletmeleri nasıl davranmaya yönelttiğine, kaynakların mülkiyetinin nasıl düzenlendiğine ve alınan kararların uzun vadede hangi sonuçları doğurduğuna bakmak gerekir. Çünkü iyi niyetli bir çevre politikası, yanlış tasarlanmışsa sorunları azaltmak yerine daha da ağırlaştırabilir.
Serbest Piyasa Çevreciliği tam da bu noktada geleneksel çevre politikalarına farklı bir soru yöneltir: Sorun yalnızca insanların çevreye zarar vermesi midir, yoksa mevcut kurumlar insanları çevreye zarar vermeye teşvik ediyor olabilir mi?
Bu görüş, çevre sorunlarının tamamının piyasaya bırakılması gerektiğini savunmaz. Aksine, devletin mülkiyet haklarını tanımladığı, hukuki sorumluluğu belirlediği, sözleşmeleri ve rekabeti koruduğu ve gerekli durumlarda çevresel zararların maliyetinin fail tarafından üstlenilmesini sağladığı bir kurumsal çerçeveyi önemser. Ancak çevreyi korumanın yalnızca yasaklar, bürokrasi ve merkezi planlama üzerinden yürütülmesine itiraz eder.
Geleneksel çevre politikası neyi ifade ediyor?
Geleneksel çevre politikalarının önemli bir bölümü, çevre sorunlarını merkezi bir karar alma problemi olarak ele alır. Bu anlayışta uzmanlar sorunun niteliğini belirler, kamu otoriteleri hedefleri koyar ve işletmeler ile bireylerin bu hedeflere hangi yöntemlerle ulaşacaklarını düzenlemeler, izin sistemleri, yasaklar, sübvansiyonlar ve standartlar aracılığıyla belirler. Bu yaklaşımın temel varsayımı, merkezi otoritenin toplumun çevresel çıkarlarını piyasadaki aktörlerden daha iyi belirleyebileceğidir.
Bunun yanında geleneksel çevre politikası yaklaşımı, çevre sorunlarını bir "piyasa başarısızlığı" olarak tanımlar ve çözümü merkezi otoritenin müdahalesinde arar. Bu yaklaşımın arkasında üç örtük varsayım vardır: Birincisi, düzenleyicilerin korumak istedikleri ekosistemler hakkında yeterli ve doğru bilgiye sahip olduğu; ikincisi, siyasi karar alma süreçlerinin kamu yararını doğrudan yansıttığı; üçüncüsü, bir kez konulan kuralın davranışları öngörüldüğü gibi değiştireceğidir.
Bununla birlikte çevresel sorunların önemli bir özelliği, son derece karmaşık ve genel olmalarıdır. Bir ormanın, nehrin, meranın veya balıkçılık alanının ekolojik koşulları birbirinden farklıdır. Aynı şekilde üretim teknolojileri, tüketici tercihleri, maliyetler ve alternatifler zaman içerisinde sürekli değişmektedir. Merkezi bir kurumun bütün bu bilgileri zamanında toplaması, değerlendirmesi ve milyonlarca bireyin kararlarına yön vermesi son derece güçtür.
Friedrich Hayek'in “bilginin dağınıklığı” problemi üzerine yaptığı analizler, çevre politikaları açısından da önem kazanır. Piyasaların en önemli işlevlerinden biri, merkezi bir otoritenin sahip olmadığı dağınık bilgiyi fiyatlar aracılığıyla karar vericilere aktarmaktır. Bir kaynağın kıtlaşması, fiyatının yükselmesi ve alternatiflerin ortaya çıkması, milyonlarca bireyin davranışlarını aynı anda değiştirebilir. Merkezi planlamada ise bu bilgi akışı çoğu zaman bürokratik karar süreçlerine bağımlıdır.
Sorun yalnızca bilgi eksikliği de değildir. Bürokratların, siyasetçilerin ve kamu kurumlarının da kendilerine özgü teşvikleri vardır. Kamu görevlileri kaynakları kendi varlıkları gibi yönetmezler; seçimle gelen siyasetçiler ise uzun vadeli çevresel faydalar yerine kısa vadede görünür olan sonuçları tercih edebilirler. Dolayısıyla “devlet müdahalesi” otomatik olarak “kamusal çıkar” anlamına gelmez.
Aral Gölü: Çevre adına değil, kalkınma adına yapılan merkezi planlamanın bedeli
Merkezi planlamanın çevresel sonuçlarını değerlendirmek için en çarpıcı tarihsel örneklerden biri, eski Sovyetler Birliği'nin Orta Asya'daki pamuk üretimini artırma politikasıdır. Sovyet planlamacıları, bölgeyi pamukta kendi kendine yeterli hale getirmek ve pamuk ihracatını arttırmak amacıyla, Aral Gölü'nü besleyen Amu Derya ve Sir derya nehirlerini devasa sulama kanallarına yönlendirmeye karar vermiştir. Sonuçta bir zamanlar dünyanın en büyük göllerinden biri olan Aral Gölü dramatik biçimde küçüldü.
Dünya Bankası'na göre göl, 1960 yılında dünyanın dördüncü büyük gölü iken, 1965 sonrasında hacminin yaklaşık yüzde 75'ini kaybetti. Balıkçılığa dayalı ekonomik faaliyetler çöktü, binlerce iş kaybedildi ve çevrede ciddi sağlık sorunları ortaya çıktı. PERC'in analizlerine göre, gölün kurumasından sonra tuz ve pestisit kalıntılarıyla dolu tabanı rüzgârla çevredeki yerleşimlere taşınmış; bölgede solunum yolu hastalıkları ve bebek ölüm oranları ulusal ortalamanın belirgin biçimde üzerine çıkmıştır. Resources for the Future'ın (RFF) 1991 tarihli değerlendirmesine göre bu felaketin altında yatan asıl sorun, suyun fiyatlandırılmaması ve kullanım kararlarının kâr güdüsü yerine merkezi plan hedefleriyle belirlenmesiydi.
Buradaki mesele basitçe “devlet çevreyi düşünmedi” şeklinde açıklanamaz. Daha derindeki problem, ekonomik ve çevresel teşviklerin merkezi planlama tarafından birbirinden koparılmış olmasıydı. Suyun kıtlığı fiyat mekanizması tarafından anlamlı biçimde yansıtılmadığında, su kullanıcılarının her ek birim suyun gerçek çevresel maliyetini dikkate alması beklenemezdi. Üretim miktarı merkezi otoritenin belirlediği hedef haline geldiğinde, doğal kaynağın korunması ise ikincil bir unsur olarak kaldı.
Aral Gölü, çevre sorunlarının yalnızca “yeterince çevreci olunmadığında” ortaya çıkmadığını gösterir. Yanlış teşvikler, çevreyi korumayı amaçlamayan bir ekonomik davranış sisteminin parçası haline gelebilir. Çünkü bu örnek sıradan bir "kötü niyetli şirket kirliliği" hikayesi değildir. Tam tersine, iyi niyetli bir ulusal kalkınma planının, fiyat sinyallerinden ve yerel bilgiden kopuk biçimde uygulanmasının sonucudur.
Ortak malların trajedisi: Sorun bazen piyasa değil, mülkiyetin yokluğudur
Serbest Piyasa Çevreciliğinin en temel kavramlarından biri mülkiyet haklarıdır. Çünkü bir kaynağın sahibi belirsiz olduğunda, o kaynağın gelecekteki değerini korumak için yeterli teşvik oluşmayabilir.
Garrett Hardin'in 1968 yılında ortaya koyduğu “ortak malların trajedisi” kavramı bu problemi net bir biçimde açıklamıştır. Hardin'in savı nettir: Erişimin herkese açık olduğu ve kimsenin dışlanamadığı bir kaynakta, her birey kendi kısa vadeli çıkarını maksimize etmeye çalışacak ve bu da kaynağın topluca tüketilmesiyle sonuçlanacaktır. Ortak kullanılan bir merada her hayvan sahibinin bir hayvan daha otlatmaktan elde ettiği özel fayda kendisine aitken, aşırı otlatmanın maliyeti bütün kullanıcılar arasında paylaşılır. Dolayısıyla bireysel olarak rasyonel görünen kararlar, toplamda kaynağın aşırı tüketilmesine yol açabilir.
Buradaki önemli nokta, bunun “piyasa başarısızlığı” olarak görülmesi yerine, mülkiyet ve kurum tasarımı problemi olarak değerlendirilmesidir.
Elinor Ostrom'un 1990 tarihli “Governing the Commons” adlı çalışmasında bu konuda çok daha karmaşık bir tablo ortaya koymuştur. Ostrom, ortak kaynakların mutlaka devlet tarafından merkezi biçimde yönetilmesi veya mutlaka özelleştirilmesi gerekmediğini; kullanıcı topluluklarının kendi kurallarını oluşturarak ortak kaynakları başarılı biçimde yönetebildiğini söylemiştir.
Bu ilkenin pratikteki en somut kanıtlarından biri, doğal kaynakların yönetiminde mülkiyet ve gelir haklarının doğrudan kaynak kullanıcılarına devredilmesidir. Balıkçılık yönetiminde uygulanan Bireysel Devredilebilir Kotalar (ITQ) sistemi bunun güçlü bir örneğidir. İzlanda, 1970'lerdeki ringa balığı krizinin ardından ve 1980'lerde morina balıkçılığında av haklarını gemi başına devredilebilir kotalara dönüştürmüştür. Commonwealth Blue Charter'ın vaka analizine göre, kota sisteminin ardından balıkçılık sektöründe verimlilik belirgin biçimde artmış, üretim miktardan ziyade değere odaklanmaya başlamış ve sektör devlet sübvansiyonlarına bağımlı olmadan kendi kendini finanse eder hale gelmiştir. Yeni Zelanda'da 1986'da uygulamaya konulan ITQ sistemi de özellikle kıyı balıkçılığında aşırı avlanmanın kontrol altına alınmasına katkı sağlamıştır. Bununla birlikte, kotaların dağıtımı ve Maori topluluklarının hakları konusunda ciddi tartışmalar ortaya çıkmıştır. Bu durum, mülkiyet hakkı temelli çözümlerin otomatik olarak kusursuz sonuçlar üretmediğini; hakların nasıl tanımlandığı, kime tahsis edildiği ve hangi kurumlar aracılığıyla uygulandığının en az mülkiyet hakkının kendisi kadar önemli olduğunu göstermektedir.
Benzer bir örüntü yaban hayatı yönetiminde de görülmektedir. Zimbabve'de 1989'da başlatılan CAMPFIRE (Communal Areas Management Programme for Indigenous Resources) programı, yaban hayatı üzerindeki yönetim ve gelir haklarının önemli bir bölümünü devletten yerel topluluklara aktarmayı amaçlamıştır. Benzer bir yaklaşımı benimseyen Namibya'da ise ülke topraklarının yaklaşık beşte birini kapsayan 86 topluluk koruma alanı oluşturulmuştur. Yale Environment 360'ın aktardığı verilere göre, bu modelin uygulandığı dönemde fil popülasyonu yaklaşık üç kat artarak 24 bin civarına ulaşmıştır. Buradaki temel mekanizma oldukça basittir: yerel halk, yaban hayatının varlığından turizm veya kontrollü avcılık yoluyla doğrudan gelir elde edebildiğinde, o kaynağı korumak için ekonomik bir teşvike sahip olur. Buna karşılık, kaynağın ekonomik değerinin yerel topluluklara yansımadığı veya elde edilen gelirin uzak bir merkezi otorite tarafından toplandığı durumlarda, kaçak avlanmayı önlemek ve doğal varlıkları korumak için gereken yerel teşvikler zayıflayabilir.
Dolayısıyla hem balıkçılıkta ITQ uygulamaları hem de topluluk temelli yaban hayatı yönetimi aynı temel ilkeye işaret etmektedir: Kaynak üzerindeki haklar ve kaynaktan elde edilen ekonomik getiriler, kaynağı kullanan ve koruyan aktörlerle ne ölçüde ilişkilendirilirse, sürdürülebilir kullanım için o ölçüde güçlü teşvikler ortaya çıkabilir.
Bu nedenle serbest piyasa çevreciliğinin daha doğru sorusu şudur: Kaynak üzerinde hangi kurum, hangi haklara ve hangi sorumluluklara sahiptir?
Mülkiyet hakları açık olduğunda doğal kaynak bir “bedava mal” olmaktan çıkar ve gelecekteki değeri önem kazanır. Bir ormanın, meranın, balıkçılık alanının veya su hakkının ekonomik bir değerinin bulunması, kullanıcının kaynağı korumasını sağlayabilir. Bu nedenle serbest piyasa çevreciliği yaklaşımı da mülkiyet hakları, hesap verebilirlik ve gönüllü ticaretin çevresel teşvikleri güçlendirebileceği fikrine dayanır.
Sübvansiyonlar: Çevreyi korumak isteyen devlet çevreye neden zarar verebilir?
Çevre politikalarının en büyük çelişkilerinden biri, devletin bir yandan çevreyi korumaya çalışırken diğer yandan çevreye zarar veren ekonomik faaliyetleri sübvanse edebilmesidir.
Örneğin enerji fiyatlarını düşük tutmak amacıyla uygulanan fosil yakıt sübvansiyonları tüketiciyi kısa vadede koruyor gibi görünür. Ancak düşük fiyat aynı zamanda daha fazla tüketim anlamına gelir. Tüketici, kullandığı enerjinin neden olduğu hava kirliliğini, iklim değişikliğini veya altyapı üzerindeki maliyetleri fiyat üzerinden görmediğinde, gerçek toplumsal maliyetinden daha ucuz bir kaynakla karşı karşıya olduğunu düşünür.
Uluslararası Para Fonu'nun 2026 tarihli verilerine göre 2024 yılında küresel ölçekte açık fosil yakıt sübvansiyonları 730 milyar dolar seviyesindeyken, çevresel dışsallıkların fiyatlara yansıtılmamasını da içeren örtük sübvansiyonlar 6,7 trilyon dolara ulaşmıştır. IMF, bu tür sübvansiyonların kaynak tahsisini bozduğunu, kirliliği teşvik ettiğini ve düşük gelirli gruplara da etkin biçimde ulaşmadığını belirtiyor.
Benzer sorun su politikalarında da görülmektedir. Dünya Bankası, dünya genelinde su ve sanitasyon sübvansiyonlarının önemli boyutlara ulaşmasına rağmen bu kaynakların her zaman ihtiyaç sahiplerine etkin biçimde ulaşmadığını; doğru tasarlanmış sübvansiyonların faydalı olabileceğini, ancak yanlış tasarımın kaynakların verimsiz kullanımına yol açabileceğini vurgulamaktadır.
Dolayısıyla sorun “sübvansiyon vardır” değil, fiyatların hangi teşvikleri yarattığıdır.
Bir kaynağın fiyatını yapay biçimde düşürürseniz insanlar daha fazla kullanmaya teşvik edilir. Kıt olan kaynağın fiyatını sınırsız biçimde baskılamak, kıtlığı ortadan kaldırmaz; yalnızca kıtlığın sinyalini ortadan kaldırır.
Yasakların ve standartların görünmeyen maliyeti
Çevre politikaları yalnızca devlet bütçesinden yapılan harcamalardan ibaret değildir. Çevresel düzenlemelerin işletmeler, çalışanlar, tüketiciler ve ekonominin diğer kesimleri üzerinde de doğrudan ve dolaylı maliyetleri vardır. Bir fabrikanın yeni bir emisyon standardına uyum sağlamak için milyonlarca liralık yatırım yapması gerekebilir. Bir enerji santralinin kapatılması veya belirli bir üretim teknolojisinin yasaklanması, çalışanların ve tedarikçilerin gelirlerini etkileyebilir. Benzer şekilde, yeni bir çevre standardı belirli ürünlerin üretim maliyetlerini ve dolayısıyla tüketici fiyatlarını artırabilir.
Bunların hiçbiri çevre politikalarının yanlış olduğu anlamına gelmez. Temiz hava, temiz su, doğal kaynakların korunması ve sağlıklı bir çevre de ekonomik değere sahiptir. Toplum, bu değerleri korumak için kaynak harcamaya ve bazı maliyetlere katlanmaya razı olabilir. Ancak gerçek bir politika değerlendirmesi yapılacaksa yalnızca politikanın sağladığı çevresel faydalara değil, fırsat maliyetine de bakılması gerekir.
Her çevre politikasının bir fırsat maliyeti vardır. Bir kaynağı belirli bir çevresel amaç için zorunlu kılmak, o kaynağın alternatif ve belki de daha değerli kullanımlarından vazgeçilmesi anlamına gelir. Örneğin bir işletmenin emisyon azaltımı için harcadığı kaynaklar, başka bir yatırıma, yeni çalışan istihdamına veya verimlilik artırıcı bir teknolojiye yönlendirilemeyebilir. Benzer şekilde, yüksek maliyetli bir düzenleme enerji fiyatlarını artırarak hem işletmelerin rekabet gücünü hem de tüketicilerin satın alma gücünü etkileyebilir.
Serbest Piyasa Çevreciliği, bu maliyetlerin çoğu zaman yeterince görünür olmadığını vurgular. Düzenlemenin faydaları somut ve kolayca gözlemlenebilirken; kaybedilen istihdam, ertelenen yatırımlar, artan üretim maliyetleri ve yükselen enerji fiyatları daha dağınık ve zaman içinde ortaya çıkabilir. Üstelik uyum maliyetleri firmalar arasında eşit dağılmaz. Özellikle küçük, düşük verimli veya yüksek kirletici işletmeler, büyük ve verimli işletmelere kıyasla düzenlemelerden daha fazla etkilenebilir. Bu durum rekabeti azaltabilir ve bazı durumlarda piyasaya giriş için fiili bir engel oluşturabilir.
OECD'nin çalışmaları da çevre politikalarının ekonomik etkilerinin genel olarak sınırlı kaldığını, geçmiş çevre politikalarının sanayi emisyonlarını önemli ölçüde azaltırken toplam istihdam, yatırım ve verimlilik üzerindeki etkilerinin görece küçük olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte OECD, düzenlemelerin firmalar ve bölgeler arasında kazananlar ve kaybedenler yaratabileceğine ve özellikle düşük verimli ve yüksek kirletici işletmelerin daha fazla etkilenebileceğine dikkat çekmektedir. OECD'nin 2026 tarihli araştırması ise düzenlemelere uyum için ayrılan emek kaynaklarının verimlilik açısından ölçülebilir bir maliyet yaratabileceğini ayrıca incelemektedir.
Ancak fırsat maliyeti argümanı simetrik biçimde ele alınmalıdır. Çevre politikasının bir maliyeti olduğu gibi, çevresel tahribatın da bir maliyeti vardır. Hava kirliliğinin sağlık üzerindeki etkileri, su kaynaklarının kirlenmesi, doğal kaynakların tükenmesi veya ekosistemlerin bozulması ekonomik kayıplar yaratır. Dolayısıyla yalnızca “düzenlemenin maliyeti ne kadar?” diye sormak eksik bir değerlendirme olur. Asıl karşılaştırma, düzenlemenin maliyeti ile çevresel zararın maliyeti arasında yapılmalıdır.
Bu nedenle çevre politikasında “düzenleme yapıldı” demek tek başına yeterli değildir. Aynı şekilde “düzenlemenin maliyeti var” demek de düzenlemeye karşı yeterli bir gerekçe oluşturmaz. Asıl soru şudur:
Aynı çevresel hedefe, daha düşük toplumsal maliyetle ulaşmanın başka bir yolu var mı?
Serbest Piyasa Çevreciliğinin temel yaklaşımı da burada ortaya çıkar: Amaç çevreyi korumaktan vazgeçmek değil, çevresel hedeflere ulaşırken fırsat maliyetlerini dikkate almak ve aynı çevresel faydayı mümkün olan en düşük toplumsal maliyetle sağlayacak politika araçlarını tercih etmektir.
Ödediğimiz Bedel Yalnızca Para Değildir
Geleneksel çevre politikalarını eleştirirken çoğu zaman yalnızca ekonomik maliyetlerden söz edilir. Oysa yanlış tasarlanmış bir çevre politikasının bedeli, devlet bütçesinde görünen rakamlardan veya şirketlerin katlandığı maliyetlerden çok daha büyüktür. Asıl mesele, bu politikaların insanların günlük hayatını, ekonomik özgürlüklerini, üretim süreçlerini ve hatta çevrenin kendisini nasıl etkilediğidir.
Yanlış bir politika nedeniyle insanlar daha pahalı enerji kullanmak zorunda kalabilir. Artan enerji ve ulaşım maliyetleri, yüksek gelirli kesimler tarafından daha kolay karşılanırken düşük gelirli ailelerin bütçesinde çok daha ağır sonuçlar doğurabilir. Bir üretim tesisi artan düzenleme maliyetleri nedeniyle kapanabilir veya yeni yatırımlar daha düşük maliyetli ülkelere kayabilir. Küçük işletmeler, büyük şirketlerin karşılayabildiği bürokratik ve finansal yüklerin altında ezilebilir. Daha da önemlisi, aşırı ve katı düzenlemeler yeni teknolojilerin geliştirilmesini ve piyasaya sunulmasını geciktirebilir.
Dolayısıyla çevre politikalarının başarısını yalnızca “ne kadar düzenleme yaptık?” sorusuyla ölçmek yeterli değildir. Asıl sorulması gereken şudur: Bu politikalar gerçekten daha temiz, daha verimli ve daha sürdürülebilir bir çevre mi yaratıyor; yoksa yalnızca maliyetleri toplumun üzerine mi yayıyor?
Çünkü ödediğimiz bedel yalnızca para değildir.
Bazen ödediğimiz bedel daha az üretimdir. Bazen daha pahalı enerji, daha az yatırım veya daha az istihdamdır. Bazen ise çevresel kaynakların kendisinin kötü yönetilmesidir.Merkezi planlamanın temel problemi: Bilgi ve teşvik
Çevre politikalarında merkezi karar almanın en temel problemi bilgi problemidir.
Bir kamu otoritesi, örneğin belirli bir bölgede su kullanımını sınırlayabilir. Ancak tarım üreticisinin hangi ürünü ne kadar suyla yetiştirebildiğini, hangi teknolojinin daha verimli olduğunu, suyun alternatif kullanım alanlarını ve tüketicilerin gelecekteki tercihlerini sürekli ve eksiksiz biçimde bilmesi mümkün değildir.
Piyasa fiyatı ise tüm bunların kusursuz olmasa da sürekli değişen bir sinyalini üretir.
Su kıtlaştığında fiyat yükselirse çiftçi damla sulama gibi teknolojilere geçebilir, daha az su isteyen ürünlere yönelebilir veya suyu satmayı tercih edebilir. Teknoloji geliştiren girişimciler yeni tasarruf yöntemleri için ekonomik ödül elde eder. Böylece çevresel amaç yalnızca “daha az su kullanın” biçiminde bir bürokratik talimat olmaktan çıkar ve ekonomik bir fırsata dönüşür.
Serbest piyasa çevreciliği yaklaşımı tam olarak bu noktaya odaklanır: Mülkiyet hakları açıklandığında ve kaynakların ticaretine izin verildiğinde, çevresel değer ile ekonomik değer arasında iş birliği kurulabilir. Örneğin bir çiftçi, suyu tarlasında kullanmak yerine nehirde bırakılması karşılığında ödeme alabiliyorsa, “koruma” kendisi için bir ekonomik maliyet değil ekonomik tercih haline gelir.
Çevrenin ekonomik bir değeri olması neden önemlidir?
Geleneksel çevre politikaları bakımından çevrenin “ekonomik değer” olarak görülmesi rahatsız edici ve mutlak yanlış olarak görülmektedir. Ancak çevrenin ekonomik değerini tanımak doğayı metalaştırmak anlamına gelmez. Tam tersine, değerin görünür hale gelmesi koruma teşviklerini oluşturmaktadır.
Bir sulak alanın hiçbir ekonomik değeri bulunmadığı varsayılırsa, o alanı kurutmak kısa vadede daha karlı görünebilir. Ancak sulak alanın su arıtma, taşkın kontrolü, turizm, balıkçılık veya mülk değerleri üzerindeki etkileri ekonomik olarak tanımlanabiliyorsa, korumanın da bir getirisi ortaya çıkar.
Serbest Piyasa Çevreciliğinin temel iddiası, çevrenin “bedava” olduğu düşüncesinin çoğu zaman çevresel tahribatı artırdığıdır. Bir şeyin fiyatının sıfır olması, onun gerçekte sınırsız olduğu anlamına gelmez.
Bu nedenle çevrenin ekonomik değerinin görünür hale getirilmesi; doğal kaynakların kullanımında alternatif maliyetlerin, gelecekteki gelirlerin ve korumanın sağladığı faydaların hesaba katılmasına yardımcı olabilir.
Türkiye’den Örnekler
Türkiye’de çevre politikalarının sonuçlarını değerlendirmek, piyasa temelli bir çevrecilik anlayışının argümanlarını somutlaştırmak açısından önemlidir. Türkiye’nin deneyimi, çevre sorunlarının yalnızca “yeterince düzenleme yapılmaması” nedeniyle ortaya çıkmadığını; aynı zamanda yanlış teşviklerin, merkezi kararların, belirsiz mülkiyet haklarının ve fiyat sinyallerinin bozulmasının da çevresel sonuçlar doğurabileceğini göstermektedir. Özellikle ormanlar, su kaynakları, tarım ve enerji alanlarında uygulanan politikalar, çevrenin korunması ile ekonomik teşvikler arasındaki ilişkinin ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır.
Ormanlar: Devlet mülkiyeti tek başına koruma sağlamıyor
Türkiye’de ormanların çok büyük bölümü devlet mülkiyetindedir. Akademik çalışmalara göre özel mülkiyette bulunan ormanların oranı yaklaşık yüzde 1 düzeyindedir ve özel ormanlar dahi kapsamlı hukuki sınırlamalara tabidir.
Bu durum ilk bakışta güçlü bir çevre koruma mekanizması gibi görülebilir. Devlet ormanları yasalarla ve devlet görevlileriyle korumaktadır; dolayısıyla özel çıkarların ormanları aşırı kullanması engellenmektedir. Ancak burada önemli bir ekonomik sorun ortaya çıkar: Bir kaynağın devlet mülkiyetinde olması, o kaynağın gelecekteki değerinin en etkin biçimde korunacağı anlamına gelmez.
Özel mülk sahibi bir ormanın gelecekte değerini korumasından doğrudan ekonomik fayda sağlayabilir. Ağacın büyümesi, arazinin değer kazanması, sürdürülebilir ormancılık faaliyetleri veya turizm gibi alternatif kullanımlar, mülk sahibine kaynağı uzun vadede koruma yönünde teşvik sağlayabilir. Buna karşılık devlet mülkiyetindeki bir kaynağın kullanım kararları çoğu zaman siyasi öncelikler, bütçe olanakları ve bürokratik prosedürler üzerinden şekillenir.
Türkiye’de özel orman mülkiyetinin kendisinin de önemli sınırlamalara tabi olması, mülkiyet hakkının çevresel kaynakları korumadaki rolünün yeterince kullanılmadığını düşündürmektedir. Nitekim 6831 sayılı Orman Kanunu incelendiğinde özel ormanlarda dahi “tam ve gerçek manada” mülkiyet hükümlerinin uygulanmadığı görülmektedir.
Tarımsal sulama ve su kaynakları: Ucuz kaynak, sınırsız tüketim teşviki yaratabilir
Türkiye’nin özellikle kurak ve yarı kurak bölgelerinde su yönetimi önemli bir çevre ve ekonomi meselesidir. Tarımsal sulama bunun en açık örneklerinden biridir.
Çiftçi açısından suyun maliyeti gerçek kıtlığını yansıtmıyorsa, daha fazla su kullanmak rasyonel bir karar haline gelmektedir. Çünkü çiftçi, kullandığı ek suyun tamamının çevresel maliyetini üstlenmez. Yeraltı suyunun azalması, göllerin küçülmesi veya su ekosistemlerinin zarar görmesi gibi sonuçlar toplumun geneline yayılabilir.
Türkiye’de Konya Havzası bunun çarpıcı örneklerinden biridir. Yeraltı suyu seviyelerindeki düşüş, tarımsal üretimin su kaynakları üzerindeki baskısını önemli bir tartışma konusu haline getirmiştir. Buradaki mesele yalnızca çiftçilerin “fazla su kullanması” değildir. Daha temel soru, kıt bir kaynağın kullanımının kıtlık sinyalini ne ölçüde yansıttığıdır.
Su fiyatlandırması, kullanım kotaları, ölçüm sistemleri ve ticareti mümkün olan kullanım hakları birlikte düşünüldüğünde daha farklı bir teşvik yapısı oluşturulabilir. Örneğin bir üretici su tasarrufu sağlayarak kullanmadığı hakkı başka bir kullanıcıya aktarabiliyorsa, suyu korumak ekonomik olarak anlamlı hale gelir.
Enerji politikaları: Çevre hedefleri ile fiyat politikaları arasındaki çelişki
Türkiye’de çevre ve enerji politikalarının kesiştiği bir başka alan enerji fiyatlarıdır. Enerji hem üretim hem de hane halkı açısından temel bir girdidir. Bu nedenle hükümetler zaman zaman fiyatları kontrol etmeye, belirli kaynakları desteklemeye veya tüketiciyi enerji maliyetlerinden korumaya yönelmektedir.
Ancak fiyatların siyasi veya idari yollarla gerçek maliyetlerinden uzaklaştırılması, çevresel sonuçlar doğurmaktadır. Bir enerji kaynağı yapay biçimde ucuzlatıldığında tüketici daha fazla tüketmeye teşvik edilir. Aynı zamanda daha pahalı fakat daha temiz teknolojilere geçişin ekonomik cazibesi azalabilir.
Burada önemli olan nokta şudur: Enerjinin çevresel maliyeti varsa, bu maliyetin görünür olması gerekir. Fiyat sistemi çevresel zararın hiçbir bölümünü yansıtmıyorsa, tüketiciden “daha çevreci davranması” beklemek teşvik yapısıyla çelişebilir.
Serbest Piyasa Çevreciliği bu nedenle çevre politikalarının yalnızca yasaklar üzerinden değil, fiyatlar ve ekonomik teşvikler üzerinden tasarlanmasını savunur. Devlet, emisyon veya kirlilik konusunda açık kurallar koyabilir; fakat farklı teknolojilerin hangi maliyetle çözüm üreteceğini rekabetçi piyasanın belirlemesine bırakmalıdır.
Atık ve plastik politikaları: Yasaklamak mı, teşvikleri değiştirmek mi?
Türkiye’de çevre politikalarının günlük hayata en fazla dokunan örneklerinden biri plastik poşet düzenlemesidir. Buradaki temel problem açıktır: Tek kullanımlık plastiklerin çevresel maliyetleri bulunmaktadır ve tüketici bu maliyetlerin tamamını satın alma kararında hesaba katmayabilir.
Ancak çevre politikasında yalnızca “yasaklayalım” yaklaşımı yerine, ekonomik teşviklerin nasıl kullanılabileceği değerlendirilmelidir.
Bir ürünün çevresel maliyeti fiyatına yansıtıldığında tüketicinin davranışı değişebilir. Ücretlendirme, geri dönüşüm depozitosu, üretici sorumluluğu ve atıkların ayrı toplanmasını teşvik eden sistemler; çevresel hedeflere farklı yollarla ulaşabilir.
Buradaki avantaj, insanların aynı sonuca ulaşmak için farklı yolları seçebilmesidir. Bir tüketici yeniden kullanılabilir bir çanta satın alabilir, başka biri farklı bir ambalaj tercih edebilir, bir üretici ise ürününü daha az atık oluşturacak şekilde yeniden tasarlayabilir. Devletin tek bir çözümü zorunlu kılması yerine, kirliliğin maliyetini daha görünür hale getiren kuralların yenilikçiliğe alan bırakması etkili olacaktır.
Türkiye’de çevre politikalarının temel sorunu: Merkezi kararların teşviklerden kopması
Türkiye örneklerinde ortak bir tema görmek mümkündür. Ormanlarda devlet mülkiyeti, su kaynaklarında idari tahsis, enerji piyasasında fiyat müdahaleleri ve atık politikalarında doğrudan yasaklar veya zorunluluklar öne çıkmaktadır.
Çevre politikasının başarısı, yalnızca bir kanun çıkarılması veya yeni bir yönetmelik yayımlanmasıyla ölçülemez. Asıl soru, bu düzenlemelerin milyonlarca insanın günlük kararlarını nasıl değiştirdiğidir.
“Bir çiftçi suyu daha verimli kullandığında ödüllendiriliyor mu?
Bir orman sahibi ormanı koruduğunda bundan ekonomik fayda sağlayabiliyor mu?
Bir şirket daha temiz teknoloji geliştirdiğinde rekabet avantajı elde ediyor mu?
Bir tüketici daha fazla atık ürettiğinde bu davranışın maliyetini gerçekten görüyor mu?
Bu soruların cevapları “hayır” ise, daha fazla bürokratik düzenleme getirmek hiçbir zaman çözüm olmayacaktır.”
Türkiye'nin çevre sorunları karşısında ihtiyacı yalnızca daha fazla çevre mevzuatı değildir. Aynı zamanda doğal kaynakları korumayı ekonomik olarak rasyonel hale getiren teşviklerdir.
Çünkü insanların çevreyi koruması için sürekli olarak devlet tarafından denetlenmesi yerine, çevreyi korumanın kendi uzun vadeli çıkarlarıyla örtüştüğü bir sistem oluşturulabildiğinde, çevre politikaları bürokratik bir yük olmaktan çıkar ve ekonomik hayatın doğal bir parçası haline gelir.
Sonuç
Çevre politikalarının başarısını yalnızca niyetleri üzerinden değerlendiremeyiz. Bir politika “çevreyi korumak” amacıyla hazırlanmış olabilir; fakat yanlış teşvikler yaratıyor, kaynakların fiyatını bozuyor, mülkiyet haklarını belirsizleştiriyor veya karar alma süreçlerini aşırı merkezi hale getiriyorsa beklenenin tam tersine sonuçlar ortaya çıkmaktadır.
Aral Gölü'nün kuruması, merkezi ekonomik hedeflerin doğal kaynakların sürdürülebilirliğiyle çatışabileceğini gösteren güçlü bir tarihsel örnektir. Fosil yakıt sübvansiyonları, tüketici fiyatlarını düşürme amacıyla bile olsa daha fazla kaynak tüketimini ve kirliliği teşvik edebilir. Ortak kaynaklarda mülkiyet haklarının ve kullanıcı kurallarının yetersiz olması aşırı kullanıma yol açabilir. Buna karşılık Yeni Zelanda'nın kota sistemi ve ABD'nin Asit Yağmuru Programı, çevresel hedefler ile ekonomik teşviklerin bir araya getirilebildiğini göstermektedir.
Buradan çıkarılması gereken sonuç şudur: Devlet çevre politikalarının merkezine mümkün olduğunca kendi kararlarını değil, doğru kurumları ve doğru teşvikleri koymalıdır.
Devlet mülkiyet haklarını koruyabilir. Kirletenin verdiği zararın hesabını sorabilir. Çevresel hedefleri ve ölçüm standartlarını belirleyebilir. Rekabeti ve sözleşme özgürlüğünü güvence altına alabilir. Ancak bundan sonraki aşamada insanların, işletmelerin ve girişimcilerin farklı çözümleri denemesine izin vermelidir.
Çevre sorunlarının tamamını tek bir bürokratın, tek bir bakanlığın veya tek bir merkezi planın çözmesi mümkün değildir. Doğal dünya çok karmaşıktır; ekonomik hayat bundan da karmaşıktır. Milyonlarca insanın sahip olduğu dağınık bilgiyi tek bir karar merkezinde toplamak yerine, bu bilgiyi fiyatlar, mülkiyet hakları, sözleşmeler, rekabet ve girişimcilik aracılığıyla kullanmak çoğu durumda daha güçlü bir çözüm sunabilir.