KURUMSAL
Modern Siyasal Düzenin Sarsılışı: Liberalizmin Geleceği
Kamil SARI
Liberalizm, modern siyasal düşünce tarihinin en etkili ve kalıcı ideolojilerinden biri olarak, bireysel özgürlüklerin, demokratik kurumların ve hukukun üstünlüğünün inşasında belirleyici bir rol oynamıştır. 20. yüzyılın ikinci yarısında, özellikle de Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte, liberal demokrasi yalnızca Batı dünyasının değil, küresel ölçekte de “tek geçerli siyasal model” olarak hegemonya başlanmıştır. Francis Fukuyama’nın 1992’de yayımladığı “Tarihin Sonu ve Son İnsan” adlı eseri, liberal demokrasinin ideolojik rekabetin mutlak kazananı olduğunu ileri sürmüş ve bu yaklaşım dönemin hakim entelektüel iklimini yansıtmıştır. Ancak 21. yüzyılın ilk çeyreği bu iyimserliğin hızla aşındığını göstermiştir. Popülist hareketlerin yükselişi, milliyetçiliğin yeniden güç kazanması ve otoriter rejimlerin cazibesinin artması, liberalizmin hem içsel tutarlılığını hem de küresel geçerliliğini sorgulatmaya başlamıştır. Bu gelişmeler yalnızca liberal demokrasilerin meşruiyetini tehdit etmekle kalmamış, aynı zamanda liberal uluslararası düzenin geleceğine dair de ciddi soru işaretleri doğurmuştur.
Liberalizmin Temel İlkeleri ve Tarihsel Gelişimi
Liberalizm, özü itibarıyla bireysel hak ve özgürlükleri merkeze alan, hukukun üstünlüğünü savunan, siyasal iktidarı sınırlandıran ve ekonomik serbestiyi teşvik eden bir siyasal düşünce geleneğidir. John Locke’un doğal haklar kuramı, bireyin siyasal iktidardan bağımsız haklara sahip olduğunu vurgulamış; Montesquieu’nün kuvvetler ayrılığı anlayışı, modern anayasal düzenin temelini oluşturmuştur. Adam Smith’in serbest piyasa ekonomisi üzerine görüşleri liberalizmin ekonomik boyutunu şekillendirmiş, John Stuart Mill ise ifade özgürlüğü, hoşgörü ve çoğulculuk konularındaki vurgularıyla liberal demokrasinin normatif çerçevesini genişletmiştir.
19. yüzyılda liberalizm, anayasal hukuk devletlerin kurulması, parlamenter sistemlerin yaygınlaşması ve ekonomik serbestleşmenin teşvik edilmesiyle yeni siyasal düzenlerin temel referans noktası haline gelmiştir. 20. yüzyılda ise özellikle Büyük Buhran ve II. Dünya Savaşı sonrasında klasik liberalizmin katı piyasa anlayışı yerini sosyal liberalizme bırakmıştır. Refah devleti modeli, piyasanın toplumsal eşitsizlikleri derinleştirmesini engellemek için devletin yeniden düzenleyici ve koruyucu bir rol üstlenmesini gerekli kılmıştır. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte liberalizm yalnızca ulusal düzeyde değil, uluslararası sistemde de baskın unsur haline gelmiştir. Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumlar aracılığıyla liberal uluslararası düzen inşa edilmeye çalışılmıştır. 2000’li yıllarla beraber küreselleşmenin yol açtığı adaletsizlikler, Batı dışındaki güç merkezlerinin yükselişi ve demokratik kurumlara duyulan güvensizliğin büyümesi, mevcut düzenin devamlılığını tartışmaya açmıştır.
21. Yüzyılda Liberalizmin Krizi
Liberalizmin karşı karşıya kaldığı krizin en belirgin boyutlarından birisi popülizmin yükselişidir. Popülizm, “halkın gerçek iradesi” adına mevcut kurumları, elitleri ve çoğulculuğu hedef alan bir siyasal söylem biçimi olarak tanımlanmıştır. 21. yüzyılda hem sağ hem de sol popülist hareketlerin yükselişi, liberal demokrasilerin kurumsal işleyişine doğrudan meydan okumaktadır. Sağ popülizm çoğunlukla göçmen karşıtlığı, milliyetçi retorik ve kültürel homojenlik vurgusu üzerinden liberal çoğulculuğu hedef alırken, Donald Trump’ın ABD’deki yükselişi, Avrupa’da Marine Le Pen’in Ulusal Birlik Partisi veya Almanya’daki AfD gibi örnekler bu eğilimi temsil etmektedir. Sol popülizm ise neoliberal ekonomik politikaların yarattığı eşitsizliklere karşı çıkarak “ekonomik demokrasi” vurgusu yapmaktadır. Yunanistan’da Syriza, İspanya’da Podemos ve Latin Amerika’daki “pembe dalga” hareketleri bu hareketin önemli örnekleridir. Popülizmin liberalizme yönelttiği en temel eleştiri, temsil krizidir: Demokratik kurumların halktan koparak elitlerin çıkarlarına hizmet ettiği iddiası. Ancak popülist liderlerin çoğunlukçu anlayışı ve kuvvetler ayrılığına meydan okuyan tutumları, liberal demokrasiyi daha da zayıflatmaktadır.
Liberalizmi zorlayan bir diğer dinamik milliyetçiliğin yeniden yükselişidir. Küreselleşmenin doğurduğu göç, ekonomik eşitsizlikler ve kimlik gerilimleri, ulus-devlet merkezli aidiyetleri güçlendirmiştir. Avrupa Birliği’nin bütünleşme süreci milliyetçi tepkilerle karşılaşmış, Brexit bu sürecin en dramatik örneğini oluşturmuştur. Orta ve Doğu Avrupa’da Macaristan ve Polonya gibi ülkelerde “illiberal demokrasi” söylemi meşruiyet kazanmış, liberalizmin evrensellik iddiası milliyetçi söylemler karşısında giderek daha fazla sorgulanır hale gelmiştir. Milliyetçiliğin yükselişi, bireysel hakları ikinci plana iterek kolektif kimliği siyasal düzenin merkezine taşımaktadır.
Son yıllarda dikkat çeken bir başka gelişme otoriter rejimlerin hem içerde güç kazanması hem de uluslararası düzlemde cazip alternatifler sunmasıdır. Çin ve Rusya gibi büyük güçler, otoriter modernleşme modelleriyle liberal demokrasiye meydan okumaktadır. Freedom House raporlarında “demokratik gerileme” (democratic backsliding) olgusuna sıklıkla dikkat çekilmektedir. Türkiye, Macaristan, Hindistan gibi ülkelerde yargı bağımsızlığının zayıflaması, basın özgürlüğünün kısıtlanması ve seçim süreçlerinin tartışmalı hale gelmesi bu durumun somut göstergeleridir. Ayrıca dijital gözetim teknolojilerinin devletler tarafından yoğun biçimde kullanılması, bireysel mahremiyeti erozyona uğratmakta ve liberal özgürlük anlayışını tehdit etmektedir.
Liberalizmin Krizine Yönelik Yaklaşımlar
Liberalizmin karşı karşıya olduğu krize ilişkin akademik literatürde üç temel yaklaşım öne çıkmaktadır. Reformist yaklaşıma göre liberalizm tamamen çökmemiştir; reformlarla güçlendirilebilir. Daha katılımcı demokrasi, sosyal devletin yeniden inşası ve ekonomik eşitsizliklerin azaltılması bu bakış açısından önerilen başlıca çözümlerdir. Çöküş tezine göre ise liberalizmin içsel çelişkileri artık aşılamaz hale gelmiştir; kimlik siyasetleri ve küresel eşitsizlikler nedeniyle liberal değerlerin kalıcı biçimde gerilemesi kaçınılmazdır. Dönüşüm perspektifi ise liberalizmin tamamen ortadan kalkmak yerine dönüşeceğini savunmaktadır. Bu görüş, dijital haklar, çevresel haklar ve toplumsal cinsiyet eşitliği gibi yeni hak kategorilerinin liberalizmi yeniden güçlendirebileceğini ileri sürmektedir.
Liberalizmin Geleceği Üzerine Tartışmalar
Liberalizmin geleceğini belirleyecek temel dinamikler küresel güç dengeleri ve toplumsal talepler olacaktır. ABD’nin hegemonik gücünün zayıflaması ve Çin’in yükselişi, liberal uluslararası düzenin sürekliliğini belirsiz kılmaktadır. Uluslararası kurumların işlevselliğini koruyamaması halinde liberal değerlerin küresel savunulabilirliği zayıflayacaktır. Bununla birlikte genç kuşakların çevre, eşitlik ve dijital özgürlükler gibi konulardaki duyarlılıkları, liberal değerlerin farklı içeriklerle yeniden üretilmesine imkân tanıyabilir. Ancak dijital otoriterlik, bu özgürlük alanlarını kısıtlama potansiyeli taşımaktadır. Dolayısıyla liberalizmin yaşaması yalnızca bireysel hakları değil, sosyal adaleti de kapsayacak bir genişlemeye bağlı görünmektedir.
Sonuç
21. yüzyılda liberalizmin krizi, geçici bir dalgalanma değil, modern siyasal düzenin temelini sarsan yapısal bir dönüşüm olarak değerlendirilmelidir. Popülizm, milliyetçilik ve otoriterleşme, liberalizmin birey merkezli özgürlük anlayışına meydan okumaktadır. Bununla birlikte kriz, liberalizmin kendini yenileyebilmesi için aynı zamanda bir fırsat da barındırmaktadır. Liberalizmin geleceği, demokratik kurumların yeniden güçlendirilmesine, sosyal adaletin güvence altına alınmasına ve küresel iş birliği mekanizmalarının yeniden inşasına bağlıdır. Eğer bu dönüşüm sağlanamazsa, liberalizm “tarihsel hegomonya” değil, yalnızca bir dönemin ideolojisi olarak kalacaktır. Ancak bireysel özgürlük ve demokrasi ideali, insanlığın en köklü kazanımlarından biri olduğundan, liberalizmin tüm meydan okumalara rağmen tamamen ortadan kalkması olası görünmemektedir. Daha muhtemel olan, liberalizmin krizi aşarak dönüşerek yoluna devam etmesidir.