KURUMSAL
Lübnan, Lübnan’da Güzel!
Ömer Faruk Akgün
“Lübnanlaşmak” kavramı, son yıllarda Türkiye’de giderek daha sık duyulmaya başlandı. Özellikle geçtiğimiz yaz aylarında yapılan bazı yersiz ve düşünülmeden sarf edilmiş siyasi açıklamalar, bu terimin kamuoyunda daha fazla tartışılmasına neden oldu. Çoğu zaman içeriği tam olarak kavranmadan kullanılan bu kavram, aslında son derece ağır tarihsel ve siyasal sonuçlara işaret etmektedir. Bu nedenle, etkilerini önümüzdeki dönemde daha fazla hissetme ihtimalimiz bulunan “Lübnanlaşma” olgusunun ne anlama geldiğini soğukkanlı biçimde ele almak zorundayız.
Lübnan, farklı etnik ve dinsel grupların yüzyıllardır bir arada yaşadığı, kültürel çeşitliliğiyle dikkat çeken bir ülkedir. Müziği, mutfağı, mimarisi ve gündelik yaşam pratikleri, Ortadoğu’nun geri kalanından ayrışan özgün bir estetik sunar. Beyrut, bir dönem “Doğu’nun Paris’i” olarak anılmış; entelektüel ve kültürel cazibe merkezi hâline gelmiştir. Ancak bu kültürel zenginlik, ne yazık ki Lübnan halkının refahına ve güvenliğine tahvil edilememiştir. Aksine, siyasal istikrarsızlık ile ekonomik çöküşün iç içe geçtiği bir yapı, Lübnan toplumunu uzun yıllardır yoksulluk, belirsizlik ve güvensizlik sarmalına mahkûm etmiştir.
Bu tablonun temelinde, Lübnan’ın modern devlet olma sürecinde taşıdığı ağır yapısal yükler bulunmaktadır. Tarihin önemli bir bölümünde Hristiyan ve Müslüman nüfusun birbirine yakın oranlarda seyrettiği Lübnan’da, siyasal temsil de bu “denge” fikri üzerine inşa edilmiştir. Osmanlı’nın bölgeyi yönetirken başvurduğu cemaat temelli idari anlayış, daha sonra Fransız manda yönetimi tarafından modern devlet kurumları içine yerleştirilmiş ve adeta dondurulmuştur. Sonuç olarak Lübnan, kimliklerin siyasal sisteme kota usulüyle paylaştırıldığı bir ülkeye dönüşmüştür.
Bugün gelinen noktada Lübnan’da Meclis’te Müslüman ve Hristiyan milletvekilleri eşit sayıda yer almakta; Cumhurbaşkanlığı makamı yalnızca Maruni Hristiyanlara, Başbakanlık Sünni Müslümanlara, Meclis Başkanlığı ise Şii Müslümanlara tahsis edilmektedir. Görünürde “çoğulculuğu” ve “temsilde adaleti” garanti altına aldığı iddia edilen bu sistem, gerçekte modern devletin en temel ilkeleriyle açık bir çelişki içindedir.
Zira modern devlet, yurttaşlarını etnik ya da dinsel aidiyetleri üzerinden değil, eşit bireyler olarak tanımlar. Lübnan modeli ise bireyi silikleştirip kimliği merkeze alır. Kimlik siyaseti, yalnızca o kimlik adına konuşan dar bir elit grubun gücünü tahkim ederken, toplumun geri kalanını kronik bir yönetim krizinin bedelini ödemeye zorlar. Kamu kaynakları liyakate göre değil, mezhep ve cemaat dengelerine göre dağıtılır; devlet aygıtı felç olur; hesap verebilirlik ortadan kalkar. Dahası, bu yapı toplumsal fay hatlarını derinleştirerek iç çatışmalara zemin hazırlar. Nitekim Lübnan halkı, 1975–1990 yılları arasında yaşanan ve on binlerce insanın hayatını kaybettiği iç savaşta bunun en acı örneğini yaşamıştır.
Bu nedenle Lübnanlaşma, romantize edilebilecek ya da “yerel renk” olarak sunulabilecek bir durum değildir. Buna rağmen söz konusu modelin, son dönemde Türkiye’de de tartışma konusu hâline gelmesi son derece kaygı vericidir. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin geçtiğimiz yaz yaptığı, “Cumhurbaşkanının iki yardımcısı olsun; biri Kürt, diğeri Alevi olsun” şeklindeki açıklama, Lübnan deneyimini bilen kesimlerde haklı bir endişe yaratmıştır. Bu öneri, iyi niyetli bir temsil arayışı gibi sunulsa da, uzun vadede Türkiye’yi kimlik temelli bir siyasal yapıya sürükleme potansiyeli taşımaktadır.
Öte yandan ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın söylemleri de bu bağlamda dikkatle değerlendirilmelidir. Ulus-devlet modelini küçümseyen, Osmanlı millet sistemini idealize eden ve bölgedeki toplumsal yapıları kimlik eksenli biçimde yeniden kurgulamayı ima eden bu yaklaşımın, nereye varacağı belirsizdir. Ancak Ortadoğu’nun yakın tarihine bakıldığında, bu tür projelerin halklara refah değil, istikrarsızlık ve çatışma getirdiği açıkça görülmektedir.
Modern ulus-devlet, feodalizmin çözülmesiyle birlikte ortaya çıkmış; egemenliğin kaynağını Tanrı’dan alıp millete devreden tarihsel bir kazanımdır. Tüm eksiklerine rağmen, bireyler için şimdiye kadar geliştirilmiş en kapsayıcı ve koruyucu siyasal çerçeveyi sunar. Yurttaşları tebaa olmaktan çıkarır; etnik kökeni, inancı ya da mezhebi ne olursa olsun herkesi hukuk önünde eşit kabul eder. Azınlık kimlikleri, ayrıcalıklar üzerinden değil, eşit yurttaşlık temelinde en güçlü biçimde bu sistem içinde korunur.
Bu açıdan bakıldığında Lübnanlaşma riski, yalnızca teorik bir tartışma ya da politik doğruculuğun sınırlarında dolaşan bir söylem değildir. Aksine, toplumun parçalanmasına, yurttaşlık bilincinin aşınmasına ve Cumhuriyet’in kazandırdığı temel hakların geri dönüşü zor biçimde zedelenmesine yol açabilecek son derece ciddi bir tehdittir. Kimliklerin siyasetin ana belirleyeni hâline geldiği bir düzende ne demokrasi işler ne de toplumsal barış kalıcı olabilir.
Tüm bu nedenlerle Lübnan’ı Lübnan’da bırakmak gerekir. Uzaktan bakıldığında kulağa hoş gelen bu düzenin gerçek bedelini, 1932 yılından bu yana nüfus sayımı dahi yapamayan; geleceğini planlayamayan ve sürekli krizlerle boğuşan Lübnan halkı ödemektedir. Türkiye’nin böyle bir kaderi paylaşmaması için, modern ulus-devlet fikrine ve eşit yurttaşlık ilkesine her zamankinden daha fazla sahip çıkması gerekmektedir.