KURUMSAL
Kâr Eden Şirketler Çevreyi Koruyabilir mi?
Kamil Sarı
Çevre sorunlarına verilen klasik yanıt çoğunlukla aynıdır: “Şirketler kötüdür, kâr güdüsü yıkıcıdır, doğayı ancak devlet kurtarabilir.” Bu modası geçmiş anlatıya göre piyasa, kendi doğasından gelen bir körlükle uzun vadeli ekolojik dengeyi önemsemez; tek çözüm vergi, ceza, kota ve kamu denetimi üçgeninde aranmalıdır. Oysa bu tablo hem piyasaların nasıl çalıştığını hem de devlet müdahalelerinin tarihsel sicilini hafife almaktadır. Serbest piyasa çevreciliği tam da bu noktada farklı bir soru sorar: Eğer temel sorun mülkiyet haklarının belirsizliği ve fiyat sinyallerinin bozulmasıysa, çözüm daha fazla bürokrasi mi, yoksa piyasanın işleyişini engelleyen kurumsal çarpıklıkları gidermek mi olmalıdır?
Trajedinin Gerçek Kaynağı: Belirsiz Mülkiyet Hakları
1968'de Garrett Hardin'in yayımladığı "Ortak Alanın Trajedisi" makalesi, modern çevre düşüncesinin temel metinlerinden biri olmuştur. Hardin, kimseye ait olmayan bir kaynağın kaçınılmaz olarak aşırı tüketime kurban gideceğini bizlere göstermiştir. Herkese açık olan şey kimse tarafından korunmaz; çünkü kolektif mantık, bireysel ve çevresel çıkarları önemsemez.
Serbest piyasa çevreciliğinin öncülerinden Terry Anderson ve Donald Leal, bu trajedinin çözümü için iki yol önerdi: ya Leviathan devlet ortak malları demir yumrukla yönetir, ya da mülkiyet hakları net biçimde tanımlanır ve bireyler ya da şirketler kendi kaynaklarını korumanın faydalarını doğrudan üstlenir. İkinci yolun mantığı son derece basittir: Bir balıkçı, onlarca yıl boyunca avlanmaya devam edeceği bir körfezi kirletmez. Bir su şirketi, satacağı suyu zehirlemez. Bir orman sahibi, yeniden dikmeyeceği ağaçları yok etmez.
Buradan çıkan sonuç şudur: Çevre yıkımının arkasındaki gerçek motor kâr güdüsü değil, mülkiyet haklarının ya belirsiz ya da tamamen yokluğudur. Açık denizler, yüksek atmosfer, büyük nehir havzaları, bu alanlar kirlenmeye ve tüketime karşı savunmasızdır; çünkü kimse onlara gerçek anlamda sahip değildir ve bu yüzden kimse onları koruma güdüsü taşımaz.
Fiyat Sistemi Bir Çevre Sensörüdür
Modern ekonominin en sık göz ardı edilen özelliklerinden biri, fiyat sisteminin aynı zamanda bir bilgi sistemi olduğudur. Hayek'in vurguladığı üzere, piyasa fiyatları toplumun dağınık bilgisini; kıtlıkları, tercihleri, olanakları derleyip tek bir sayıya sıkıştırır. Bu sayı, üreticiye ve tüketiciye onlarca sayfalık devlet raporunun aktaramayacağı bir mesaj iletir.
Doğal kaynaklar söz konusu olduğunda bu mekanizma hayati önem taşır. Eğer bir ormanın odun değeri serbest piyasada oluşuyorsa, ağaç fiyatlarının yükselmesi şu mesajı verir: "Bu kaynak kıtlaşıyor, tasarruflu kullan ya da alternatif bul." Aynı ormanın karbon yutağı, biyoçeşitlilik hazinesi ve su tutma kapasitesi de fiyatlanabilseydi (ki bu mekanizmaları kurmak teknik açıdan mümkündür) piyasa aktörleri ormana gerçek değerini biçebilirdi.
Sorun, piyasaların çevreyi yanlış değerlendirmesinde değil, büyük ölçüde hiç değerlendirememesindedir. Temiz hava, sağlıklı ekosistemler, iklim istikrarı uzun süre "bedava" sayıldı; bu yüzden israf edildi. Serbest piyasa çevrecileri bunun çözümünü devletin kaynak tahsisini üstlenmesinde değil, bu bedavacılığı ortadan kaldıracak mülkiyet hakları ve piyasa mekanizmalarının kurulmasında görür.
Kâr, Verimliliği Zorunlu Kılar; Verimlilik Çevreyi Korur
Rekabetin şirketleri çevre düşmanı yaptığı iddiasının aksine, tarihsel kanıtlar farklı bir tablo çizer. Sovyetler Birliği, dünyanın en büyük çevre felaketlerinden bazılarını yarattı: Aral Gölü'nün neredeyse tamamen kurutulması, Çernobil felaketi, Sibirya nehirlerinin sanayi atıklarıyla zehirlenmesi, Rusya boyunca uzanan nükleer göller. Bu tahribatların hiçbiri kâr güdüsüyle değil, tam tersine kârı ortadan kaldıran merkezi planlamayla gerçekleşti. Kıt kaynakları israf ettiği için cezalandırılmayan bir sistem, kaçınılmaz olarak israf eder.
Rekabetçi piyasalar ise aksine şirketleri verimli olmaya zorlar. Bir ton çelik üretmek için daha az enerji kullanmak hem kârı artırır hem de atmosfere daha az karbon salmak anlamına gelir. Ham madde israfını azaltmak hem maliyeti düşürür hem de doğal kaynakların tükenmesini yavaşlatır. Lojistik verimliliği hem nakliye giderlerini azaltır hem de yakıt tüketimini kısar. Bu örtüşmeler tesadüf değil, yapısal bir uyumdur.
Tesla'nın elektrikli araç pazarını zorlayarak fosil yakıt bağımlılığını sarsmaya başlaması; IKEA'nın 2030 yılına kadar tükettiğinden fazla yenilenebilir enerji üretmeyi hedeflemesi; Patagonia'nın tamir servislerini büyüterek "daha az ürün sat, daha uzun kullan" modelini kârlı hale getirmesi gibi örneklerin hepsi piyasa baskısının kâr ve çevre hedeflerini nasıl aynı eksende buluşturabildiğinin örnekleridir. Bu şirketleri zorlayan ne bir çevre bakanlığı kararnamesi ne de bir BM bildirgesiydi. Şirketler bunu rekabet, maliyet avantajı ve tüketici talebi sebepleriyle yaptı.
Tüketici Egemenliği ve Yeşil Talep
Serbest piyasa çevreciliğinin önemli bir bileşeni, tüketicilerin tercihlerinin piyasayı şekillendirebileceği inancıdır. Bu naif bir inanç gibi görünebilir; ama veriler, çevresel bilincin tüketici davranışlarını giderek daha güçlü biçimde etkilediğini göstermektedir.
Organik gıda pazarının son yirmi yılda küresel ölçekte onlarca katına çıkması, yenilenebilir enerji tarifelerine abone olan hane sayısının artması, çevre dostu ambalaj kullanan markaların pazar payını büyütmesi gibi örnekler tüketici tercihinin piyasayı nasıl şekillendirdiğinin en net göstergeleridir. Tüm bunlar devlet zoruyla değil, tüketici tercihiyle gerçekleşti. Tüketici tercihi ile kamuoyu baskısı, çoğu zaman çevre mevzuatından daha hızlı sonuç üretir; çünkü doğrudan şirket gelirlerine hitap eder.
Burada serbest piyasa çevrecilerinin vurguladığı kritik nokta şudur: Tüketicilerin tercih yapabilmesi için doğru bilgiye erişmesi gerekir. Şeffaflık, etiketleme standartları ve hesap verebilirlik mekanizmaları piyasanın işlemesi için elzemdir. Bu çerçevede devletin rolü, kaynakları bizzat yönetmek değil, bilgi akışını sağlayan ve mülkiyet haklarını güvence altına alan kurumsal zemini oluşturmaktır.
Devlet Müdahalesinin Görünmeyen Bedeli
Geleneksel çevreciliğe göre çevre politikalarında devlet müdahalesi piyasa başarısızlıklarını gidermek ve çevresel zararları azaltmak açısından zorunlu görülmektedir. Ancak yanlış tasarlanmış veya aşırı müdahaleci politikalar, piyasayı iyileştirmek yerine yeni sorunlar ortaya çıkarmaktadır. Bu tür müdahalelerin yol açtığı piyasa bozulmaları genel olarak üç temel biçimde kendini göstermektedir;
Sübvansiyonlarla yaratılan yanlış teşvikler: Tarihsel olarak fosil yakıt endüstrisine sağlanan devlet sübvansiyonları, kömür ve petrolün gerçek maliyetini gizledi. Bu sübvansiyonlar piyasa sinyallerini tahrip etti ve yenilenebilir enerjinin rekabetçi olmasını geciktirdi. Yani sorunun kaynağı piyasa değil, piyasayı bozan siyasi kararlar oldu.
Kurumsal bozulma: Büyük şirketler çoğu zaman kendi sektörlerini düzenleyen kurumlar üzerinde orantısız bir etki alanı elde eder. Bu "regulatory capture" denen olguda, çevreyi korumak amacıyla kurulan kurumlar zamanla sektörün çıkarlarını savunan kalkan haline gelir. Karmaşık bürokratik süreçler küçük, yenilikçi ve çevreci şirketleri boğarken büyük aktörlere hayatta kalma avantajı tanır.
Ölçüm ve hesap verebilirlik sorunları: Merkezi düzenlemeler çoğu zaman girdi ya da süreç denetimini esas alır; sonuca odaklanmaz. Belirli bir teknolojinin kullanılmasını zorunlu kılan bir düzenleme, aynı sonucu çok daha ucuza ulaşabilecek yenilikçi çözümlerin önünü kapatmaktadır. Çünkü bürokrasi bir şekilde çalışan sistem için aşırı stakükocudur. Öte yandan piyasa mekanizmaları sonuca odaklanır ve en verimli çözümü bulmayı şirkete bırakır.
Emisyon Ticareti: Piyasa ile Çevreciliğin Buluşma Noktası
Serbest piyasa çevreciliğinin en somut politika uygulamalarından biri emisyon ticareti sistemleridir. Bu sistemin mantığı zarif bir uzlaşıya dayanır: Devlet, toplumun katlanabileceği toplam kirlilik miktarını belirler (siyasi karar); bu miktarın nasıl azaltılacağını ise piyasaya bırakır (verimlilik kararı).
Her şirkete üretim mantıklarına ve alanlarına göre bir emisyon kotası tahsis edilir. Kotasının altında kalan şirket, fazlalığını diğer şirketlere satabilir; kotasını aşan şirket ise piyasadan izin satın almak zorundadır. Sistem, azaltımın en ucuz yapılabileceği yerlerde gerçekleşmesini sağlar. Çevreyi daha az kirleten şirket, sattığı kotadan kar elde eder.
Avrupa Emisyon Ticareti Sistemi (ETS), başlangıçtaki tasarım hataları ve siyasi baskıların yarattığı sorunlara rağmen bu yaklaşımın işleyebileceğini gösterdi. ABD'de ise 1990 yılında hayata geçirilen sülfür dioksit ticareti sistemi, asit yağmurunu beklenenden hızlı ve ucuz biçimde azalttı. Bu başarı, katı düzenleyici yaklaşımların savunucularını şaşırttı; fakat serbest piyasa çevrecileri için bu durum şaşırtıcı değildi.
Doğaya Ait Mülkiyet Hakları: Nehirlerden Ormanlara
Yeni Zelanda, 2017 yılında Whanganui Nehri'ne yasal kişilik tanıdı; nehir, artık mahkemede temsil edilebilir bir tüzel kişilik sayılıyor. Bu adım yüzeysel olarak irrasyonel görünebilir; ama arkasında güçlü bir piyasa mantığı yatıyor: Eğer bir nehrin yasal bir sahibi ya da temsilcisi varsa, o nehre verilen zarar tazminat gerektiren bir ihlal haline gelir. Bu, çevre korumasını soyut bir ahlaki yükümlülükten somut, uygulanabilir bir hakka dönüştürür.
Benzer mantık orman yönetiminde de işliyor. Kuzey Amerika'nın bazı bölgelerinde özel orman sahipleri, ağaçlarını kesmek yerine karbon kredisi olarak satarak çok daha yüksek gelir elde edebiliyor. Bu sayede devlet koruması olmaksızın, saf kâr güdüsüyle ormanlar ayakta kalıyor. Ekoturizm de aynı mekanizmayı sunmaktadır: Vahşi yaşamı canlı tutan bir ülke, onu yok eden bir ülkeden daha fazla gelir elde eder.
Kâr ile Doğa Arasındaki Yanlış Çatışma
"Kâr eden şirket çevreyi koruyabilir mi?" sorusu yanlış çerçevelenmiş bir sorudur. Gerçek soru şudur: Hangi kurumsal ortamda kâr güdüsü çevre korumasıyla örtüşür, hangisinde çelişir?
Serbest piyasa çevreciliğinin verdiği yanıt nettir: Mülkiyet hakları net tanımlandığında, doğal kaynakların fiyatları gerçek kıtlığı yansıttığında, çevresel zararların maliyeti dışsallık olarak değil, üretim maliyeti olarak görüldüğünde şirketler çevreyi koruma güdüsüne sahip olur. Çünkü temiz suyu kirleten şirket kendi varlığını tüketmektedir; sürdürülebilir ormanı koruyan şirket kendi sermayesini büyütmektedir.
Bu yaklaşım, naif bir piyasa iyimserliği değildir. Tarihsel trajediler, kurumsal çarpıklıklar ve uzun vadeli dışsallıklar görmezden gelinemez. Ama bu trajedi ve çarpıklıkların çözümünü piyasayı devre dışı bırakmakta değil, piyasanın gerçekten işleyebileceği kurumsal zemini inşa etmekten geçmektedir.
Kâr eden şirket çevreyi koruyabilir mi? Evet, eğer doğanın değeri fiyata yansıyorsa, eğer mülkiyet hakları güvencedeyse, eğer tüketici doğru bilgiye erişiyorsa. Bu koşullar çoğu zaman kendiliğinden oluşmaz; kurulmaları gerekir. Ama kurulduklarında ne bir bakanlık genelgesine ne de bir BM bildirgesine ihtiyaç duyulmadan, milyonlarca şirketin kâr güdüsü dünyanın en güçlü çevre koruma mekanizmasına dönüşebilir.