KURUMSAL
Ekonomik Değer Olarak Çevre
Kamil Sarı
Giriş
Çevre sorunları söz konusu olduğunda toplumsal tartışmanın büyük bir bölümü, doğayı korumanın yolunun devlet müdahalesinden, sıkı düzenlemelerden ve merkezi planlamadan geçtiği varsayımı üzerine kuruludur. Bu bakış açısına göre piyasalar çevre tahribatının kaynağıdır ve ancak güçlü bir kamu otoritesi bu tahribatı durdurabilir. Ancak son elli yılda gelişen “serbest piyasa çevreciliği”, bu varsayımı kökten sorgular. Bu yaklaşıma göre çevresel bozulmanın asıl nedeni piyasaların varlığı değil, yokluğudur; yani mülkiyet haklarının net biçimde tanımlanmadığı, fiyat sinyallerinin işlemediği ve dolayısıyla doğal kaynakların gerçek ekonomik değerinin hiç kimse tarafından hesaba katılmadığı alanlardır. Çünkü çevre yalnızca korunması gereken romantik bir miras değil, aynı zamanda ekonomik değeri olan kıt bir kaynaktır.
Serbest piyasa çevreciliğinin temel iddiası şudur: Doğal kaynaklar, tıpkı diğer ekonomik varlıklar gibi, ancak açıkça tanımlanmış mülkiyet hakları, gönüllü değişim ve fiyat mekanizması aracılığıyla sürdürülebilir biçimde yönetilebilir. Devletin rolü, kaynakları doğrudan yönetmek değil, bu hakların tanımlanmasını ve korunmasını sağlayacak kurumsal çerçeveyi kurmaktır.
Çevre Neden "Ekonomik Değer" Olarak Görülmeli?
Çevreyi salt ahlaki veya estetik bir mesele olarak değil, aynı zamanda ekonomik bir değer olarak görmek, ilk bakışta çevreyi "metalaştırmak" gibi rahatsız edici gelebilir. Ancak serbest piyasa çevreciliğine göre, bir kaynağın ekonomik değerinin tanınmaması, o kaynağın gerçekte değersiz olduğu anlamına gelmez; tam tersine, o kaynağın “sahipsiz” kalması, kimsenin onu koruma konusunda doğrudan bir çıkarının olmaması anlamına gelir. Temiz hava, temiz su, ormanlar, balık stokları gibi kaynaklar tarih boyunca çoğunlukla "ortak mallar" olarak ele alınmıştır. (Yani herkesin kullanabildiği ama kimsenin sahiplenmediği kaynaklar.) Ekolojist Garrett Hardin'in ünlü "Ortak Malların Trajedisi" (Tragedy of the Commons) makalesinde işaret ettiği gibi, herkesin serbestçe erişebildiği bir mera, bireysel çiftçiler için aşırı otlatmayı rasyonel kılar, çünkü otlatmanın maliyeti topluma yayılırken faydası bireye kalır. Sonuç ise beklenildiği gibi kaynağın tükenmesidir.
Serbest piyasa çevreciliğine göre bu trajedinin çözümü, kaynağı "piyasa dışına" çıkarmak değil, tam tersine ona “net bir mülkiyet hakkı” tanımlamaktır. Bir kaynağın sahibi olduğunda, o kaynağın uzun vadeli değerini korumakta doğrudan çıkar sahibi olur. Çünkü insanlar değerli gördükleri varlıkları koruma eğilimindedir. Değeri olmayan veya sahiplenilmeyen kaynaklar ise çoğu zaman ihmal edilir. Özel ormanların kamu ormanlarına kıyasla genellikle daha sürdürülebilir işletildiği, özel balıkçılık haklarının (ITQ - bireysel devredilebilir kotalar) uygulandığı bölgelerde balık stoklarının çöküşünün önlendiği gibi örnekler bu görüşü destekler niteliktedir.
Ekonomik Büyüme Çevreye Düşman mıdır?
Çevre politikalarına ilişkin tartışmalarda en sık dile getirilen iddialardan biri, ekonomik büyümenin kaçınılmaz olarak doğal çevrenin tahribatına yol açtığıdır. Sanayileşme, artan üretim ve yükselen tüketimin çevresel sorunları derinleştirdiği düşüncesi, kamuoyunda yaygın bir kabul görmektedir. Ancak tarihsel deneyimler ve ekonomik veriler, ekonomik büyüme ile çevre arasındaki ilişkinin bu kadar basit olmadığını göstermektedir. Ekonomik büyüme, uygun kurumlar ve doğru teşvik mekanizmalarıyla desteklendiğinde çevre koruma çabalarının en önemli finansman kaynaklarından biri haline gelebilir.
Düşük gelirli ülkelerde insanlar çoğu zaman önceliklerini çevre korumadan ziyade temel yaşam ihtiyaçlarına yöneltmek zorunda kalırlar. Isınmak için odun veya kömür kullanılması, eski ve yüksek emisyonlu araçların kullanımının sürmesi, plansız kentleşme ve yetersiz altyapı yatırımları bu durumun doğal sonuçlarıdır. Kamu bütçesinin sınırlı olduğu ekonomilerde ise çevre koruma projeleri çoğu zaman sağlık, güvenlik veya temel altyapı yatırımlarının gerisinde kalmaktadır.
Buna karşılık gelir seviyesi yükselen toplumlar daha temiz üretim teknolojilerine yatırım yapabilmekte, enerji verimliliğini artırabilmekte ve daha yüksek çevre standartlarını uygulayabilmektedir. Teknolojik ilerlemeler sayesinde aynı miktarda üretim daha az enerji ve daha az doğal kaynak kullanılarak gerçekleştirilebilmektedir. Üretim süreçlerinde ortaya çıkan atıklar azaltılabilmekte, yenilenebilir enerji yatırımları hız kazanmakta ve çevre dostu inovasyonlar yaygınlaşmaktadır.
Nitekim bugün dünyanın en temiz şehirlerinin önemli bir bölümü aynı zamanda dünyanın en yüksek kişi başına gelir seviyesine sahip ülkelerinde bulunmaktadır. Güçlü ekonomik yapılar sayesinde bu ülkeler gelişmiş kanalizasyon sistemleri kurabilmekte, hava kalitesini sürekli izleyebilmekte, gelişmiş geri dönüşüm altyapıları oluşturabilmekte ve çevreye zarar veren teknolojilerin yerine daha temiz alternatifleri hızla hayata geçirebilmektedir. Elbette bu başarının tek nedeni ekonomik büyüme değildir; hukukun üstünlüğü, etkin kurumlar, mülkiyet haklarının korunması ve çevresel düzenlemelerin uygulanması da önemli rol oynamaktadır. Ancak bütün bu politikaların hayata geçirilebilmesi için gerekli mali kaynakların büyük ölçüde ekonomik büyüme sayesinde oluşturulduğu da göz ardı edilmemelidir.
Bu nedenle ekonomik büyümeyi çevrenin doğal düşmanı olarak görmek yerine, çevre koruma kapasitesini artıran bir unsur olarak değerlendirmek daha gerçekçi bir yaklaşımdır. Piyasa mekanizmalarının doğru işlemesi, mülkiyet haklarının güvence altına alınması, çevresel dışsallıkların uygun araçlarla içselleştirilmesi ve teknolojik yeniliklerin teşvik edilmesi durumunda ekonomik büyüme ile çevrenin korunması birbirini dışlayan hedefler olmaktan çıkar.
Çevre Sorununun Kökeni: Ortak Malların Trajedisi
Serbest piyasa çevreciliğinin çıkış noktası, Ekolojist Garrett Hardin'in 1968 yılında popülerleştirdiği "ortak malların trajedisi" (tragedy of the commons) kavramıdır. Bu kavrama göre, hiç kimseye ait olmayan veya herkese açık olan bir kaynak (Örneğin açık deniz balık stokları, ortak meralar, parklar, araziler) sistematik olarak aşırı kullanılma eğilimindedir. Bunun nedeni basittir: Bir kaynağı kullanan her birey, kullanımın getirisinin tamamını kendisi elde ederken, kullanımın maliyetini (kaynağın tükenmesi, kirlenmesi) toplumun tamamına yayar. Çünkü bireyler ortak mallar üzerinde yarattığı tahribattan sorumlu değildir. Çıkarcı bireysel davranış, toplum için felaketle sonuçlanan bir toplu sonuca yol açar.
Çevre sorunlarının çoğu aslında bir "piyasa başarısızlığı" değil, bir "mülkiyet hakkı başarısızlığıdır." Amazon ormanlarının tahribatı, aşırı avlanan balık stokları, kirlenen nehirler ve atmosfere salınan sera gazları gibi çevresel sorunların ortak özelliği, hiçbirinin net biçimde tanımlanmış, uygulanabilir ve devredilebilir bir mülkiyet rejimine tabi olmamasıdır. Buna karşılık, özel mülkiyete konu olan ormanlar, çiftlik arazileri veya av rezervleri, çoğunlukla çok daha iyi korunmaktadır; çünkü mülk sahibi, kaynağın gelecekteki değerini bugünkü kullanım kararlarına dahil etmek zorundadır.
Bu noktada çevrenin bir ekonomik değer olarak kabul edilmesi, geleneksel çevreci hareketin sıkça öne sürdüğü "kapitalizm doğayı yok eder" tezini çürütmektedir. Asıl sorun kapitalizmin kendisi değil, kapitalizmin eksik uygulanmasıdır. Çözüm, piyasadan uzaklaşmak değil, piyasa mantığını daha önce piyasa dışı bırakılmış alanlara genişletmektir. Dolayısıyla çevreyi koruyan unsur yalnızca yasaklar değil; uzun vadeli sahiplik duygusudur.
Fiyat Mekanizması: Çevrenin Sessiz Dili
İktisatçı Friedrich Hayek'in ünlü "bilgi problemi" analizi, serbest piyasa çevreciliğinin ikinci temel direğini oluşturur. Hayek'e göre fiyatlar, milyonlarca bireyin dağınık bilgisini (zaman, mekan ve tercihlere dair bilgiyi) tek bir sayıya sıkıştıran bir iletişim aracıdır. Hiçbir merkezi otorite, bir toplumdaki her bireyin su, orman, temiz hava veya biyolojik çeşitliliğe verdiği değeri tek tek öğrenip toplayamaz. Çünkü bir bürokratın gözünde Fırat'ın da Kızılırmak'ın da kendine özgü bir değeri yoktur; onlar sadece birer nehirdir. Ancak fiyat sistemi, arz ve talebin karşılaştığı noktada bu bilgiyi kendiliğinden ortaya çıkarır.
Çevresel kaynakların çoğu zaman yanlış kullanılmasının nedeni, onlara doğru bir fiyat biçilmemiş olmasıdır. Temiz hava, açık deniz balıkçılığı ya da yağmur ormanlarının "bedava" olarak algılanması, bu kaynakların aşırı tüketilmesine yol açar. Serbest piyasa çevrecileri, çevresel değerin görünür kılınmasının (yani bir kaynağın kıtlığının fiyata yansıtılmasının) insanların davranışlarını değiştirmenin en etkili yolu olduğunu savunurlar. Bir kişiye "çevreyi koru" demek yerine, çevreyi tüketmenin gerçek maliyetini o kişinin karşısına çıkarmak, çok daha kalıcı ve ölçeklenebilir bir davranış değişikliği yaratır.
Bu bağlamda "çevresel değer" kavramı, soyut bir estetik veya ahlaki kategori olmaktan çıkıp, somut bir ekonomik büyüklüğe dönüşür. Bir sulak alanın taşkın önleme kapasitesi, bir ormanın karbon tutma hizmeti, bir resifin balıkçılık ve turizm için sağladığı katma değer; bunların hepsi, doğru kurumsal düzenlemeler altında fiyatlandırılabilir ve dolayısıyla piyasa kararlarına dahil edilebilir hizmetlerdir. Ekosistem hizmetlerinin ekonomik değerlemesi (ecosystem services valuation) literatürü, tam da bu mantıkla, doğanın sunduğu hizmetleri milyarlarca dolarlık büyüklüklerle ifade etmeye çalışır; amaç doğayı "metalaştırmak" değil, onun göz ardı edilen katkısını karar alma süreçlerine dahil etmektir.
Mülkiyet Hakları ve Çevresel Yönetim
Serbest piyasa çevreciliğinin en somut önerisi, mülkiyet haklarının doğal kaynaklara olabildiğince genişletilmesidir. Bu yaklaşımın arkasındaki mantık şu üç unsura dayanır:
1. Teşvik uyumu: Bir kaynağın sahibi, o kaynağın uzun vadeli değerinden doğrudan sorumludur. Bir çiftçi kendi toprağını aşırı sömürürse, gelecekteki verimlilik kaybının bedelini bizzat öder. Bu nedenle özel mülk sahipleri, kamuya ait veya ortak kaynaklara kıyasla çok daha uzun vadeli bir bakışla hareket etme eğilimindedir.
2. Hesap verebilirlik: Mülkiyet hakları net olduğunda, bir kaynağa zarar veren taraf kolayca tespit edilebilir ve sorumlu tutulabilir. Örneğin bir nehrin belirli bir kesiminin mülkiyet hakları tanımlıysa, o kesimi kirleten bir işletme hukuki olarak izlenebilir. Oysa "kimseye ait olmayan" bir nehirde kirliliğin kaynağını belirlemek ve sorumluluğu paylaştırmak imkansızdır.
3. Gönüllülük yoluyla koruma: Mülkiyet hakları devredilebilir olduğunda, çevre değerine öncelik veren taraflar (örneğin doğa koruma vakıfları), bu hakları doğrudan satın alarak koruma sağlayabilir veya çevre koruma amacıyla çalışmalar yürütebilir. ABD'de faaliyet gösteren The Nature Conservancy gibi kuruluşlar, yasal düzenleme yerine doğrudan arazi ve su hakları satın alarak milyonlarca hektarlık alanı koruma altına almıştır. Bu, devlet zorlaması olmadan, tamamen gönüllü piyasa işlemleriyle gerçekleşen bir çevre koruma örneğidir.
Dışsallıklar ve Coase Teoremi
Çevre iktisadının klasik problemi "dışsallıklardır" (externalities): Bir tarafın eylemi, işleme dahil olmayan üçüncü tarafları etkilediğinde ortaya çıkan durum. Bir fabrikanın havaya saldığı kirletici, çevredeki halkın sağlığını etkiler ama bu maliyet fabrikanın üretim maliyetine yansımaz. Geleneksel çevrecilik, bu tür durumlarda devletin vergi, ceza veya yasakla müdahale etmesi gerektiğini savunur.
Ancak iktisatçı Ronald Coase, 1960 tarihli ünlü makalesinde farklı bir çözüm önerir. Coase Teoremi'ne göre, mülkiyet hakları net biçimde tanımlandığında ve işlem maliyetleri düşük olduğunda, taraflar devlet müdahalesi olmaksızın müzakere yoluyla dışsallık sorununu kendi aralarında verimli biçimde çözebilirler. Örneğin bir fabrika ile bir balıkçı arasında su kirliliği anlaşmazlığı varsa, kim kirletme hakkına ya da temiz su hakkına sahip olursa olsun, taraflar müzakere yoluyla toplumsal açıdan en verimli sonuca ulaşabilir. Yeter ki bu hak açıkça tanımlanmış olsun.
Serbest piyasa çevrecileri için Coase Teoremi'nin pratik önemi şudur: Devletin asıl görevi kirliliği doğrudan yasaklamak ya da miktarını belirlemek değil, hangi tarafın hangi hakka sahip olduğunu netleştirmek ve anlaşmazlık durumunda mahkemelerin işlemesini sağlamaktır. Bu yaklaşım, çevre politikasını bir "emir-yasak" meselesi olmaktan çıkarıp bir "hukuki çerçeve ve müzakere" meselesine dönüştürür.
Piyasa Temelli Araçlar: Ticarete Konu Emisyon İzinleri
Serbest piyasa çevreciliğinin belki de en somut ve en çok tartışılan başarı örneği, ticarete konu emisyon izinleri (cap-and-trade) sistemidir. Bu sistem, geleneksel "emret ve kontrol et" düzenlemesi ile tam serbest piyasa arasında bir köprü kurar: Devlet toplam kirlilik miktarına bir tavan (cap) koyar, ancak bu tavan içinde kimin ne kadar kirletebileceğini piyasaya bırakır.
Sistemin işleyişi şöyledir: Düzenleyici kurum, belirli bir kirletici için toplam izin verilen emisyon miktarını belirler ve bu miktarı izinler (permit) halinde dağıtır ya da müzayede yoluyla satar. Bir işletme, kendi emisyonunu izin miktarının altına düşürmeyi düşük maliyetle başarabiliyorsa fazla izinlerini satabilir; bunu yüksek maliyetle başarabilen işletme ise ek izin satın alabilir. Sonuç olarak toplam kirlilik, düzenleyicinin belirlediği tavanı aşmaz, ancak azaltım en düşük maliyetle başarabilecek aktörler tarafından gerçekleştirilir ki bu da toplam ekonomik maliyeti minimize eder.
ABD'de 1990 Temiz Hava Yasası Değişiklikleri kapsamında uygulamaya konulan "Kükürt Dioksit Ticaret Programı" (SO2 Allowance Trading Program), bu modelin en bilinen başarı hikayesidir. Program öncesinde, asit yağmurlarına neden olan kükürt dioksit emisyonlarının, geleneksel emret-kontrol yöntemleriyle çok daha yüksek maliyetle azaltılacağı öngörülüyordu. Ticarete konu izin sistemi sayesinde, emisyonlar öngörülenden çok daha hızlı ve önemli ölçüde daha düşük maliyetle azaltıldı. Bu deneyim, piyasa mekanizmalarının çevresel hedeflere ulaşmada geleneksel düzenlemeden daha maliyet-etkin olabileceğinin somut bir kanıtı olarak sıkça referans gösterilir.
Bu modelin çekiciliği, iki temel unsuru bir araya getirmesidir: çevresel hedefin (toplam tavan) kesinliği ve bu hedefe ulaşma yönteminin (kimin ne kadar azaltacağı) piyasa tarafından belirlenmesi. Bu, merkezi planlamanın "her fabrika şu kadar azaltacak" tarzı katı emirlerine kıyasla, bilgiyi merkezi otoriteden dağınık aktörlere devreden, dolayısıyla Hayekçi bilgi problemine de bir çözüm sunan bir yapıdır.
Devlet Düzenlemesinin Sınırları
Serbest piyasa çevreciliği, geleneksel "emret ve kontrol et" (command-and-control) düzenlemelerine karşı bir dizi eleştiri yöneltir. Bu eleştirilerin başında, düzenleyici kurumların da tıpkı piyasa aktörleri gibi eksik bilgiyle hareket ettiği ve kendi çıkar dinamiklerine sahip olduğu tezi gelir. Bu tez, "kamu tercihi teorisi" (public choice theory) fikrinden beslenen bir argümandır.
Bu argümana göre, çevre düzenlemesi yapan bürokratlar ve politikacılar, kamu yararını maksimize etmekten çok, kendi kurumsal çıkarlarını, yeniden seçilme olasılıklarını veya bütçe büyüklüklerini gözetme eğiliminde olabilirler. Ayrıca büyük ve karmaşık sektörler, zamanla düzenleyici kurumu "ele geçirebilir" (regulatory capture). Yani düzenlemeler, halkın yararından çok, düzenlenen büyük şirketlerin rekabet avantajını koruma aracına dönüşebilir. Örneğin bazı çevresel standartlar, büyük ve yerleşik firmaların karşılayabileceği ancak yeni girişimcilerin karşılayamayacağı sabit maliyetler yaratarak, rekabeti kısıtlayan bir işlev görebilir.
İkinci eleştiri, "tek tip çözüm" sorunudur. Merkezi olarak belirlenen tek bir standart (örneğin her fabrika için aynı emisyon sınırı), farklı maliyet yapılarına sahip işletmeler arasındaki farkı göz ardı eder. Bir işletme için emisyonu azaltmak çok ucuzken, diğeri için çok pahalı olabilir; ama emret-kontrol yaklaşımı bu farkı dikkate almadan herkese aynı yükü bindirir. Bu da toplam ekonomik maliyeti gereksiz yere artırır.
Üçüncü eleştiri, düzenlemelerin statik doğasıdır. Bir kez konulan standart, teknolojik değişime ve yeni bilgiye ayak uydurmakta yavaş kalabilir; oysa piyasa fiyatları sürekli güncellenen bir bilgi akışı sağlar. Serbest piyasa çevrecileri, bu nedenle düzenlemenin tamamen ortadan kaldırılmasını değil, mümkün olduğunca mülkiyet hakları ve piyasa mekanizmalarıyla tamamlanmasını ya da ikame edilmesini savunurlar.
Uygulamadan Örnekler
Teoriyi somutlaştırmak açısından, serbest piyasa çevreciliğinin dünya genelinde uygulama bulduğu birkaç örneği incelemek faydalı olacaktır;
Özel doğa koruma alanları: ABD merkezli The Nature Conservancy, dünya genelinde milyonlarca hektarlık araziyi bağışlar ve doğrudan satın almalar yoluyla koruma altına almıştır. Bu model, vergi mükelleflerine yük bindiren kamu koruma alanlarından farklı olarak, gönüllü bağışçıların ve yatırımcıların doğrudan finansmanına dayanır ve arazi kullanım kararlarını piyasa fiyatları üzerinden şekillendirir.
Av ve yaban hayatı yönetimi: Güney Afrika'da özel av rezervlerinin gelişimi, ilginç bir vaka sunar. Yaban hayatına özel mülkiyet hakları ve kontrollü av turizmi tanınması, bu türlerin popülasyonlarının artmasıyla ilişkilendirilmiştir; çünkü toprak sahipleri, yaban hayatını bir maliyet değil, turizm ve av geliri getiren bir varlık olarak görmeye başlamıştır.
Su hakları piyasaları: Avustralya'nın Murray-Darling havzasında uygulanan su hakları ticareti, kıt su kaynaklarının en yüksek değeri yaratan kullanıma (tarım, kentsel kullanım veya çevresel akış) yönlendirilmesini sağlayan bir piyasa mekanizması olarak işlev görmüştür. Çiftçiler, kullanmadıkları su haklarını satarak hem gelir elde eder hem de suyun daha verimli kullanımını teşvik ederler.
Karbon piyasaları: Avrupa Birliği Emisyon Ticaret Sistemi (EU ETS), kükürt dioksit modelinin sera gazlarına uyarlanmış halidir. Sistem zaman içinde çeşitli tasarım sorunları yaşamış olsa da, temel mantığı yine piyasa fiyatlandırması yoluyla karbon azaltımını en düşük maliyetli kaynaklara yönlendirmektir.
Bu örnekler, serbest piyasa çevreciliğinin soyut bir teori olmaktan çıkıp, farklı coğrafyalarda ve farklı kaynak türlerinde (arazi, yaban hayatı, su, hava) somut politika araçlarına dönüştüğünü göstermektedir.
İklim Değişikliği ve Piyasa Temelli Karbon Fiyatlandırması
İklim değişikliği, serbest piyasa çevreciliğinin en çok test edildiği ve aynı zamanda en çok tartışıldığı alandır. Sera gazı emisyonları, klasik bir dışsallık örneğidir: Bir ülkedeki veya bir işletmedeki karbon emisyonunun maliyeti, dünyanın her yerine ve gelecek nesillere yayılır, ancak emisyonu yapan taraf bu maliyetin yalnızca küçük bir kısmını üstlenir. Serbest piyasa çevrecileri, bu soruna iki temel piyasa aracıyla yaklaşır: karbon vergisi ve ticarete konu emisyon izinleri.
Karbon vergisi yaklaşımı, doğrudan bir Pigouvyen mantığa dayanır: Karbon emisyonunun toplumsal maliyeti ("karbonun sosyal maliyeti") tahmin edilir ve bu maliyet, fosil yakıt kullanımına birim başına bir vergi olarak yansıtılır. Bu sayede, önceden "bedava" olan bir dışsallık, üretim ve tüketim kararlarına dahil edilen görünür bir maliyete dönüşür. Serbest piyasa çevrecilerinin çoğu, karbon vergisinin hem çevresel hem de ekonomik açıdan verimli bir çözüm olduğunu savunur. Bu görüşe göre, hangi teknolojinin veya hangi sektörün emisyonu ne kadar azaltacağına dair merkezi bir karar yerine, fiyat sinyali bu kararı milyonlarca üretici ve tüketiciye dağıtık biçimde bırakır; azaltımı en düşük maliyetle yapabilecek olan taraf, vergiyi ödemek yerine emisyonunu azaltmayı tercih eder.
İkinci araç olan ticarete konu emisyon izinleri, daha önce SO2 örneğinde ele alındığı gibi, toplam emisyon miktarına bir tavan koyup dağıtım ve azaltım kararını piyasaya bırakan bir modeldir. Karbon vergisi ile karşılaştırıldığında, bu yaklaşımın avantajı emisyon miktarının kesinliğidir (tavan sabittir); dezavantajı ise fiyatın piyasa koşullarına göre dalgalanabilmesi, bu da uzun vadeli yatırım kararları için belirsizlik yaratabilmesidir. Karbon vergisinde ise tam tersi geçerlidir: fiyat sabittir ama toplam emisyon miktarı kesin olarak garanti edilmez.
Sonuç
Çevrenin bir ekonomik değer olarak görülmesi, çevre sorunlarına bakışta köklü bir perspektif değişikliği önerir: Doğayı korumanın yolu piyasadan kaçmak değil, piyasayı doğru kurumsal temellerle genişletmektir. Bu yaklaşıma göre çevresel bozulmanın kök nedeni, kapitalizmin aşırılığı değil, bazı kaynakların hiçbir zaman gerçek bir mülkiyet ve fiyatlandırma rejimine tabi olmamasıdır.
Ticarete konu emisyon izinleri, özel doğa koruma girişimleri, devredilebilir balıkçılık kotaları ve su hakları piyasaları gibi somut uygulamalar, bu yaklaşımın soyut bir teori olmanın ötesinde, pratikte sonuç üretebilen bir araç seti sunduğunu göstermektedir. Aynı zamanda, küresel ölçekli ortak mallar, değerleme zorlukları ve eşitlik meseleleri gibi alanlarda bu yaklaşımın sınırlarının da bulunduğu açıktır.
Sonuç olarak, çevreyi bir ekonomik değer olarak görmek, onu önemsizleştirmek anlamına gelmez. Tam tersine, çevrenin göz ardı edilen, fiyatlandırılmamış ve dolayısıyla hafife alınan değerini görünür kılmak anlamına gelir. Serbest piyasa çevreciliğinin asıl iddiası budur: Doğayı gerçekten korumanın yolu, onu piyasa dışına çıkarmaktan değil, onun gerçek değerinin piyasa aracılığıyla tanınmasından geçer.
Bu perspektif, çevre politikasını iki kutuplu bir tartışmadan çıkarıp, daha ince bir soruya dönüştürür: Hangi kaynak türü için, hangi kurumsal düzenleme en düşük maliyetle en iyi sonucu üretir?
Doğal kaynakları korumanın en güvenilir yolunun, insanların bu kaynakları kullanırken karşılaştıkları teşviklerle uyumlu kurumlar inşa etmekten geçtiğini hatırlatmasıdır. İyi niyetli düzenlemeler, eğer yanlış teşvikler yaratıyorsa başarısız olmaya mahkumdur; buna karşılık doğru tasarlanmış mülkiyet hakları ve fiyat mekanizmaları, hiçbir merkezi otoritenin tek başına ulaşamayacağı bir bilgi ve motivasyon zenginliğini harekete geçirebilir.