KURUMSAL
Çevre Sorunları ve Ortak Malların Trajedisi
Ömer Faruk Akgün
Giriş
Çevre sorunları, günümüzde farklı biçimlerde ortaya çıkan ve çok çeşitli sonuçlara yol açan hayati meselelerdir. Bu sorunlar bazen küçük bir yerleşim birimindeki yaşamı etkilerken bazen de küresel ölçekte bütün dünyayı ilgilendiren sonuçlar doğurabilmektedir. Binlerce hatta milyonlarca insanın yaşamını tehdit eden bu sorunların etkileri doğrudan veya dolaylı biçimde hissedilmektedir. İnsanlar sakat doğabilmekte, ciddi sağlık sorunlarıyla mücadele etmekte ve hatta yaşamlarını kaybedebilmektedir. Daha trajik olan ise çevresel sorunların olumsuz sonuçlarıyla karşılaşan insanların çoğu zaman bu sorunların ortaya çıkmasında herhangi bir pay sahibi olmamaları, hatta söz konusu tehlikelerden habersiz olmalarıdır.
Sahipsiz bir arazide biriktirilen veya doğaya bırakılan zehirli atıklar, yanlış kullanım ve ihmaller sonucunda yangınlarla yok olan ormanlar, hatalı sulama uygulamaları nedeniyle tükenen yer altı suları, aşırı avlanma sonucu yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan balık türleri ve benzeri örnekler çevre sorunlarının somut yansımalarıdır. Bu örneklerin ortak özelliği, hataları her birey yapmasa bile sonuçlarına toplumun geniş kesimlerinin katlanmak zorunda kalmasıdır.
Bu örneklerin bir diğer ortak yönü ise sorunların çoğunun “ortak mallar” üzerinden ortaya çıkıyor olmasıdır. Bir kimya şirketinin zehirli atıklarını bıraktığı sahipsiz arazi veya devlet arazisi özü itibarıyla bir ortak mal niteliği taşımaktadır. Devletin bütün arazileri sürekli ve eksiksiz biçimde denetlemesi çoğu zaman mümkün olmadığından, görünmez biçimde biriken bu atıklar zamanla ciddi çevre felaketlerine yol açabilmektedir.
Benzer şekilde ihmaller sonucunda yangınlarla yok olan ormanlar da ortak mal niteliği taşımaktadır. Hatalı sulama uygulamaları nedeniyle tüketilen ve tarımsal üretimi aksatan yer altı suları da buna örnektir. Türkiye'de son yıllarda özellikle İç Anadolu bölgesinde gündeme gelen obruk oluşumları, yer altı sularının bilinçsiz kullanımının sonuçlarını açık biçimde göstermektedir. Aslında yalnızca burada verilen örnekler değil, günümüzde karşılaşılan çevre sorunlarının büyük kısmının temelinde “ortak malların trajedisi” olarak adlandırılan olgu bulunmaktadır.
Ortak Malların Trajedisi
Ortak malların trajedisi özünde, belirli bir sahibinin olmadığı veya erişimin sınırlandırılamadığı kaynakların kaçınılmaz kaderidir. Ortada arazinin, ormanın, suyun veya başka bir doğal kaynağın uzun vadeli değerini korumakla ilgilenen ve zarar gördüğünde hukuki yollarla hakkını arayabilecek bir “sahip” bulunmadığında, bu kaynakların korunmasına yönelik bireysel motivasyon da zayıflamaktadır.
Sınırsız erişime açık bir kaynakta yapılan tahribatın sağladığı kısa vadeli fayda doğrudan eylemi gerçekleştiren kişiye veya kuruma ait olurken, ortaya çıkan maliyet bütün topluma yayılmaktadır. Ekonomide bu durum “dışsallık” olarak ifade edilmektedir. Maliyetlerin dışsallaştırılması nedeniyle başlangıçta birey açısından rasyonel görünen kararlar, uzun vadede toplumsal düzeyde ciddi yıkımlara dönüşebilmektedir.
Örneğin uluslararası sularda faaliyet gösteren bir balıkçı, “ben avlamazsam başkası avlayacak” düşüncesiyle hareket edebilir. Bu durum bireyin doğası gereği yıkıcı olmasından değil, mevcut sistemin oluşturduğu yanlış teşviklerden kaynaklanmaktadır. Benzer şekilde bir fabrika sahibi, üretim maliyetlerini azaltmak amacıyla zehirli gazlarını atmosfere bırakmayı ekonomik açıdan avantajlı görebilir. Çünkü sahipsiz kabul edilen atmosfer, fiilen maliyetsiz bir atık alanına dönüşmektedir.
Günümüzde bu tablo sıklıkla “serbest piyasanın açgözlülüğü” şeklinde yorumlanmakta ve çözüm olarak daha fazla devlet müdahalesi önerilmektedir. Ancak sorun yalnızca piyasanın varlığıyla açıklanabilecek kadar basit değildir. Asıl mesele çoğu zaman mülkiyet haklarının belirsizliği veya tamamen yokluğudur.
İnsanlar genel olarak kendilerine ait olanı koruma eğilimindedirler. Nasıl ki hiç kimse kendi evinin salonuna kimyasal atık dökmez veya kendi arazisini bilinçli şekilde verimsiz hale getirmezse, mülkiyet haklarıyla güvence altına alınmış doğal kaynaklar da benzer şekilde korunma eğilimi gösterebilir. Bu nedenle çevre felaketlerinin önemli bir kısmı, kaynakların sahipsiz bırakılarak herkesin kullanımına açık hale getirilmesinin sonucu olarak değerlendirilebilir.
Bununla birlikte burada önemli bir noktaya dikkat çekmek gerekir. Mülkiyet haklarının tanımlanması her durumda tek başına yeterli olmayabilir. Özellikle atmosfer, okyanuslar veya küresel iklim sistemi gibi sınırları belirlenmesi güç kaynaklarda uluslararası iş birliği ve kurumsal düzenlemeler de önem taşımaktadır. Dolayısıyla çevre sorunlarının çözümünde mülkiyet hakları, hukuki mekanizmalar ve kolektif yönetim araçlarının birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir.
Ortak Malların Trajedisine Bir Çözüm Örneği
Ortak malların trajedisinin nasıl aşılabileceğine ilişkin dikkat çekici örneklerden biri İngiltere ve İskoçya’daki nehirlerin ve balıkçılık haklarının korunması uygulamalarıdır. Normal şartlarda bir nehir, zehirli atıkların bırakıldığı sahipsiz bir arazi veya kirletilen atmosfer gibi devlete ait bir ortak mal olarak değerlendirilebilir. Ortak mal niteliği taşıdığı için nehrin yukarı kesimindeki bir fabrika, atıklarını suya bırakmakta ciddi bir engel görmeyebilir. Çünkü su fiilen kimsenin malı olarak görülmemekte ve kirliliğin maliyeti toplumun tamamına yüklenmektedir.
Ancak İngiltere'nin bazı bölgelerinde tarihsel süreç içerisinde farklı bir uygulama gelişmiştir. Bu bölgelerde nehirlerdeki balık avlama hakları uzun yıllar boyunca bireylere, derneklere veya yerel balıkçı kulüplerine ait olmuştur. Bu durum, nehirlerin tamamen sahipsiz kaynaklar olmasının önüne geçmiştir.
Nehrin yukarı kısmındaki bir tesisin suya atık bırakması sonucunda balıkların zarar görmesi halinde, mağdur olan yalnızca belirsiz bir toplum kitlesi değil, mülkiyet hakkı ihlal edilen somut kişi veya kuruluşlar olmaktadır. Bu nedenle hak sahipleri, zararlarının giderilmesi için hukuki yollara başvurabilmektedir.
Bu balıkçı kulüpleri çevresel zararın önlenmesi için devletin bürokratik mekanizmalarının harekete geçmesini beklemek yerine, ortak hukuk (common law) çerçevesinde doğrudan mahkemelere başvurmakta ve zararlarının tazmin edilmesini talep etmektedirler. Fabrikalar da karşılarında haklarını koruyan ve maddi kayıp yaşayan gerçek hak sahipleri bulunduğunu bildikleri için atıklarını filtreleme ve çevreyi koruma yönünde daha dikkatli davranmaktadırlar.
Bu örnek, çevrenin korunmasında yalnızca merkezi düzenlemelerin değil, açık biçimde tanımlanmış mülkiyet haklarının da önemli rol oynayabileceğini göstermektedir. Böylece daha önce dışsallaştırılan maliyetler tekrar kirleticiye yüklenebilmekte ve çevreye verilen zararın ekonomik bedeli doğrudan sorumlusuna yansıtılmaktadır.
Sonuç olarak çevre sorunları yalnızca teknolojik yetersizliklerin veya bireysel ihmallerin sonucu değildir. Çoğu zaman bu sorunların arkasında kaynakların kullanımına ilişkin yanlış teşvik mekanizmaları bulunmaktadır. Ortak malların trajedisi, bireysel çıkar ile toplumsal fayda arasındaki çatışmayı görünür hale getirmektedir. Çevrenin sürdürülebilir biçimde korunabilmesi için kaynakların kullanımına ilişkin sorumlulukların açık biçimde tanımlanması, mülkiyet haklarının güçlendirilmesi ve gerekli durumlarda etkili kurumsal mekanizmaların oluşturulması önem taşımaktadır. Aksi halde kısa vadeli bireysel kazançlar, uzun vadede tüm toplumun katlanmak zorunda olduğu çevresel maliyetlere dönüşmeye devam edecektir.