KURUMSAL
Baktığımız Ama GöremediÄŸimiz Cumhuriyet
Ömer Faruk AKGÜN
Cumhuriyet denildiÄŸinde aklınıza ne geliyor? Bir milli bayram? Bir yönetim biçimi? Demokrasi? Seçimler, CumhurbaÅŸkanı, Meclis, siyaset, partiler? Belki de sadece sandık…
Cumhuriyet, saydığımız bu unsurların hepsini kapsar; fakat kesinlikle bunlardan ibaret deÄŸildir. Bu kavramlar, cumhuriyetin görünen yüzünü, bedenini, iskeletini oluÅŸturur. Oysa cumhuriyetin asıl belirleyici olan yanı, onun ruhudur. İşte bu yazı, çoÄŸu zaman baktığımız hâlde göremediÄŸimiz, konuÅŸtuÄŸumuz hâlde tam olarak idrak edemediÄŸimiz bu ruhu anlamaya yönelik bir denemedir.
Bir Kelimeden Fazlası
Bir yönetim biçimi olarak cumhuriyetin kökleri, milattan önce 6. yüzyıla kadar uzanır. Antik Roma’da kullanılan Res Publica kavramı, kelime anlamıyla “halka ait olan” demektir. Burada halka ait olduÄŸu vurgulanan ÅŸey yalnızca yönetim yetkisi deÄŸil, doÄŸrudan doÄŸruya devletin kendisidir. Yani devlet, bir kiÅŸinin, bir hanedanın ya da kutsal bir zümrenin mülkü deÄŸil; toplumun ortak varlığıdır.
Bu kavram, tarihsel süreç içinde farklı coÄŸrafyalarda farklı anlam katmanları kazanmıştır. İngilizceye Republic, Fransızcaya ise La République olarak geçen bu kelime, yalnızca bir yönetim biçimini deÄŸil, aynı zamanda bir siyasal ve ahlaki iddiayı da ifade eder. ÖrneÄŸin İngiltere’de 17. yüzyılda kısa bir süre için monarÅŸinin yıkılmasıyla kurulan cumhuriyet, bilinçli bir tercihle Republic yerine Commonwealth kelimesini kullanmıştır. Bu tercih, “ortak fayda” ve “ortak çıkar” fikrinin altını çizme çabasının ürünüdür.
Fransızlar açısından ise La République, yalnızca egemenliÄŸin halka ait olması anlamına gelmez; aynı zamanda hukuk devleti, yurttaÅŸlık bilinci ve eÅŸitlik iddiasını da içerir. Fransa’da cumhuriyet, neredeyse bir rejimden ziyade bir siyasal kimliktir.
Türkçede kullandığımız “cumhuriyet” kelimesi ise Arapça “cumhur” (topluluk, halk) kökü ile Türkçede aidiyet bildiren “-iyet” ekinin birleÅŸiminden oluÅŸur. Namık Kemal ve Åžinasi gibi aydınlar, Fransız Devrimi’nin “halk egemenliÄŸi” fikrine karşılık ararken bu kavramı tercih etmiÅŸlerdir. Böylece “cumhuriyet”, yalnızca halkın varlığını deÄŸil, halkın egemenliÄŸini ifade eden bir kavram hâline gelmiÅŸtir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün “Cumhuriyet, bilhassa kimsesizlerin kimsesidir” sözü ise bu kelimeye nihai anlamını kazandırır. Bu tanım, cumhuriyetin güçlülerin deÄŸil; kimsesizlerin, korunmaya muhtaç olanların, eÅŸitsizlik karşısında ezilenlerin rejimi olduÄŸunu açıkça ortaya koyar.
Bir kavramı gerçekten anlayabilmek için onun ne olduÄŸunu bilmek kadar ne olmadığını da bilmek gerekir.
Sandıktan İbaret Değil
Cumhuriyet, yalnızca demokrasi deÄŸildir; fakat demokrasinin saÄŸlıklı bir biçimde var olabilmesi için gerek özgür bireyin en güçlü güvencesidir. Demokrasi, farklı biçimlerde karşımıza çıkabilir. MeÅŸrutiyet de bunlardan biridir ve Osmanlı Devleti’nin son döneminde tecrübe edilmiÅŸtir. Bugün dahi dünyada, sınırlı da olsa demokratik unsurlar barındıran monarÅŸiler mevcuttur. Fakat cumhuriyeti, diÄŸer yönetim biçimlerinden kesin olarak ayıran temel özellik, bütün vatandaÅŸların hukuken ve siyasal olarak eÅŸit olduÄŸu iddiasıdır. MonarÅŸilerde, teokratik yapılarda ya da oligarÅŸik sistemlerde bu eÅŸitlik iddiası ya hiç yoktur ya da sembolik düzeydedir. Cumhuriyette ise bu iddia, rejimin kurucu varsayımıdır.
Ancak yalnızca “cumhuriyet” adını taşımak, bir devleti fiilen cumhuriyet yapmaya yetmez. Bugün Kuzey Kore’den İran’a kadar birçok ülke, resmî adında cumhuriyet ifadesini taşımaktadır. Kâğıt üzerinde cumhuriyet olmaları, hiç olmamalarından daha iyidir; fakat pratikte yaÅŸananlar, bu iddianın içinin büyük ölçüde boÅŸaltıldığını göstermektedir.
Ayrıca cumhuriyet; bir “verimlilik” meselesi deÄŸil, bir “haysiyet” meselesidir. Zaman zaman, hızlı karar alma, istikrar ya da etkinlik gibi gerekçelerle cumhuriyet dışı yönetim biçimlerinin övüldüÄŸüne ÅŸahit oluruz. Bu tür yaklaşımlar, niyetleri kötü olmasa bile, özgür birey olmanın ne anlama geldiÄŸini kavrayamamış olmanın göstergesidir.
Evet, cumhuriyet verimli bir sistemdir. Ancak onu deÄŸerli kılan ÅŸey bu deÄŸildir. Cumhuriyet, “ben hür ve müstakil bir bireyim; kimse benden üstün deÄŸildir, ben de kimseden üstün deÄŸilim” diyebilmenin rejimidir. Bu yönüyle cumhuriyet, ekonomik bir tercih deÄŸil; ahlaki ve insani bir tercihtir.
Kâğıtta DeÄŸil, Ruhta Cumhuriyet
Cumhuriyetin ruhu, yalnızca anayasa maddeleriyle ya da kurumlarla anlatılabilecek bir ÅŸey deÄŸildir. O, aynı zamanda hissedilmesi gereken bir bilinç hâlidir. Bu bilinci anlamak için tarihe bakmak gerekmektedir.
KurtuluÅŸ Savaşı, çoÄŸumuzun çocukluÄŸundan beri dinlediÄŸi bir bağımsızlık ve kurtuluÅŸ hikâyesidir. Ancak bu savaÅŸ, bazı siyaset tarihçilerine göre aynı zamanda bir iç savaÅŸ niteliÄŸi de taşır. Nisan 1920’de yaÅŸananlar bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.
BirleÅŸik Krallık’tan özel izinle Kuvâ-yi İnzibâtiye’yi kuran Sadrazam Damat Ferit, Kuvâ-yi Milliye aleyhinde fetva yayınlatmış, bölgesel isyancılarla anlaÅŸmış ve milletin biricik kurtuluÅŸ çaresine karşı taarruza geçmek üzere hazırlanmıştı. İhanet bununla da kalmamış; Süleyman Åžefik PaÅŸa’nın, isyancı Ahmet Anzavur ile anlaÅŸamaması sebebiyle Kuvâ-yi İnzibâtiye komutanlığından istifası üzerine, isyancı Anzavur’a sivil paÅŸalık verilerek bu kuvvetlerin başına geçirilmiÅŸtir. Milli kuvvetlere karşı ilk taarruzunu Adapazarı üzerinden 10 Mayıs 1920’de yapan Kuvâ-yi İnzibâtiye birlikleri, kısa süreliÄŸine o bölgede varlık gösterse de sonunda yenik düÅŸmüÅŸ ve baÅŸarısızlığı tescillenerek Haziran 1920’de kaldırılmıştır.
Bu kısa anekdottan anlayacağımız ÅŸey; bir taht sahibinin, gücünün devamı için hiç ummadık ihanetlere baÅŸvurabileceÄŸidir. Zira taht sahibi varoluÅŸuyla milletsizdir. Onun için insanlar tebaadan ibarettir. Cumhuriyet ise varoluÅŸu gereÄŸi bu anlayışı reddeder. Cumhuriyet, milletsiz iktidar fikrini tasfiye etmeye ve insanları tebaa olmaktan çıkarıp yurttaÅŸ hâline getirmeye yöneliktir.
Bu tarihi gerçek, cumhuriyet ruhunun en net biçimde ortaya çıktığı olaylardan biridir.
Bugünden Bakınca
Cumhuriyetin deÄŸerini yalnızca geçmiÅŸte deÄŸil, bugünde de görmek mümkündür. BulunduÄŸumuz coÄŸrafyaya baktığımızda, güney ve doÄŸu sınırlarımızdaki ülkelerin büyük bölümünde iç savaÅŸlar, katliamlar ve devlet çöküÅŸleri yaÅŸandığını görüyoruz. Tüm sorunlarımıza, ihanetlere ve yanlışlara raÄŸmen bizim hâlâ bir arada yaÅŸayabiliyor ve birbirimizi katletmiyor olmamızın en önemli güvencelerinden biri cumhuriyettir.
Bugünkü hâlimizden memnun olmayabiliriz. Hatta daha iyisini hak ettiÄŸimize de kuÅŸku yoktur. Ancak çok daha kötü bir durumda olmayışımızın temel nedenlerinden biri, cumhuriyetin saÄŸladığı eÅŸit yurttaÅŸlık fikridir. Anadolu’nun ücra bir köyünden çıkıp kaderini deÄŸiÅŸtirebilen bir bireyin varlığı, feodal düzenin ya da tebaa zihniyetinin deÄŸil; cumhuriyetin eseridir.
Cumhuriyetin deÄŸerinin anlaşılmadığı her an, fırsat eÅŸitliÄŸi ve eÅŸit yurttaÅŸlık kazanımları da hızla aşınır. Buna raÄŸmen, onu kuranların çaktığı saÄŸlam kazıklar sayesinde cumhuriyet hâlâ ayaktadır. Belki de baÅŸka bir millet, benzer süreçlerden geçseydi bugün çok daha karanlık bir noktada olurdu.
İşte bütün bunları düÅŸündüÄŸümüzde hissettiÄŸimiz ÅŸükran duygusunun adı, cumhuriyettir.